İlk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim

8 yıllık hükümdarlığı döneminde Hilafeti ülkeye getiren Yavuz Sultan Selim, ilk Osmanlı Halifesi olma ünvanına sahip olmuştur.

Yavuz Sultan Selim

Hilafet ile birlikte kutsal emanetlerin büyük bölümünü de getiren Yavuz Sultan Selim’in sekiz yıllık yönetimi, Osmanlı tarihinde önemli dönüm noktalarını teşkil eder.

Babası Sultan II. Bayezid‘in sancak beyi olarak bulunduğu Amasya‘da dünyaya gelen Yavuz Sultan Selim, 498 yıl önce 22 Eylül 1520‘de Çorlu‘da vefat etmiştir. Şehzade Selim, küçük yaşlardan itibaren birçok laladan eğitim almıştır.

Yavuz Sultan Selim, İslam Halifeliği‘ni Osmanlı‘ya getirmek suretiyle İslam dünyasını tek bir çatı altında toplamıştır. Yavuz Sultan Selim, sekiz yıldan fazla süren yönetiminde, Osmanlı tarihinde dönüm noktası teşkil eden olaylara imza attı.

Şehzade Selim, babasının tahta çıkmasıyla, 1487 ila 1510 yılları arasında Trabzon sancak beyliği yaptı. Trabzon’daki idarecilik yıllarında Şehzade Selim, ileride 8 yıl gibi kısa bir süre sürecek saltanatı için çok iyi bir tecrübe kazandı. Trabzon’da bulunduğu süreçte, sınır boylarındaki gelişmeleri, özellikle Şah İsmail‘in faaliyetlerini dikkatle takip etti.

Trabzon Sancak Beyi Şehzade Selim

Şehzade Selim’in Trabzon sancak beyliği yaptığı dönemde, Annesi Ayşe Hatun’da 1506 yılında vefatına kadar onun yanında kalmıştır. 1494’te oğlu Şehzade Süleyman, ardından Şehzade Salih ve Kamerşah Sultan yine burada dünyaya gelmişlerdir. Ancak Şehzade Salih 1499’da ve Kamerşah Sultan ise 1503’te küçük yaşta vefat ettiler.

Osmanlı’nın dokuzuncu hükümdarı Yavuz Sultan Selim

Edirne‘de bulunan babası Sultan II. Bayezid‘in, kardeşi Şehzade Ahmed‘i tahta geçirmeye hazırlandığını öğrenen Şehzade Selim, babasına sert ifadeler içeren mektup kaleme aldı.

Divandaki vezirlerin çoğu, babasının hastalığının artması ile birlikte, taht için Şehzade Selim yerine Şehzade Ahmed lehine görüş beyan ediyorlardı. Şehzade Selim 3 bin kişiyle birlikte Edirne‘ye babasının yanına gitti. Babasıyla Çukurçayır denilen yerde karşı karşıya geldi. Babası tarafından burada yatıştırılan Şehzade Selim’e Semendire sancağı verilerek, Macar’larla savaşmasına müsade edildi.

Ağabeyi Şehzade Ahmed’in tekrar saltanat için çağrıldığını haber alan Şehzade Selim, Edirne’ye girdi. Çorlu Uğraşdere mevkiinde II. Bayezid’e bağlı kuvvetlerin ani bir saldırısıyla, Selim geri çekilmek zorunda kaldı. Şehzade Selim, Kefe’de bulunan oğlu Şehzade Süleyman’ın yanına döndü.

İstanbul‘da yeniçeriler Şehzade Ahmed’i değil de Selim’i desteklediklerini açıkça ilan ettiler. Şehzade Ahmed Üsküdar’a kadar gelse de şehre giremedi, Yeniçeriler, Kefe’de bulunan Selim’e destek mektupları yolladı.

Bazı vezir ve paşalar da baskı yapınca, Sultan II. Bayezid, Şehzade Selim lehine tahtından feragat etmek durumunda kaldı.

Böylece Şehzade Selim, 24 Nisan 1512‘de dokuzuncu Osmanlı hükümdarı olarak tahta çıktı.

Sultan II. Bayezid, İstanbul’dan Dimetoka’ya gitmek üzere çıktıktan kısa bir süre sonra 10 Haziran 1512‘de Abalar köyünde vefat etti.

İlk hedefi tehdit olarak gördüğü Şah İsmail oldu

Osmanlı Devleti için ciddi bir dini ve siyasi tehdit oluşturduğunu düşündüğü Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’in ilk hedefi oldu.

20 Mart 1514’te Edirne’den İran seferi için yola çıkan Yavuz Sultan Selim, beş ay süren zorlu bir seferin sonunda 23 Ağustos 1514 Çarşamba günü Çaldıran‘da Şah İsmail ile karşılaştı. Yapılan savaşta düşmanına üstünlük kuran Sultan Selim, Şah İsmail’i geri püskürttü. Harekatını sürdürerek 6 Eylül Cuma günü Tebriz’e giren Yavuz Sultan Selim, adına hutbe okuttu. Bölgede bazı imar faaliyetlerinde bulunan Sultan Selim, çok sayıda ilim ve sanat erbabını İstanbul‘a yönlendirdi.

Memlük Ordusunu bozguna uğratıp Mısır sultanı oldu.

Sultan Selim, tarihçi İdris-i Bitlisi’yi bölgeye göndermek suretiyle bölgedeki Sünni/Şafii aşiretlerini Safeviler’e karşı örgütlemeye çalıştı. Yerel Kürt beylerini de kendi tarafına çekti.

5 Haziran 1516’da Doğu seferi için İstanbul’dan ayrıldığı sırada Yavuz Sultan Selim, Sünni Memlük sultanının Safevilerle ortak hareket ettiğini öğrendi. Bunun üzerine Malatya‘dan Halep‘e doğru ilerleyen Yavuz Sultan Selim, 24 Ağustos‘ta Mercidabık Ovası‘nda yapılan savaşta Memlük ordusunu darmadağın etti. Yavuz Sultan Selim bu olayla birlikte Mısır seferine karar verdi ve ordusuyla önce Şam‘ı ardından da Kudüs‘ü fethetti.

Gazze’den 9 Ocak’ta Mısır’a doğru ordusuyla yola çıkan Yavuz Sultan Selim, zorlu çöl yolculuğunun ardından ulaştığı Ridaniye‘de yeniden toparlanan Memlük ordusunu 22 Ocak’ta bozguna uğrattı.

Yavuz Sultan Selim, 15 Şubat 1517‘de ‘görkemli bir törenle Kahire‘ye girerek Kasr-ı Yusuf‘ta Mısır Sultanı olarak tahta oturdu. Kahire’de cuma namazı esnasında imam hutbe okurken, Yavuz Sultan Selim için ‘Hâkim’ul Haremeyn-i Şerîfeyn’ yani ‘Mekke ve Medine’nin Hâkimi’ şeklinde bir tabir kullanır. Bu tabirden dolayı rahatsız olan Yavuz Sultan Selim ayağa kalkar ve; “ben Harem-i Şerif’in hakimi değilim. oranın sahibi Hz. Allah’tır. ben ancak Hâdim’ul Haremeyn eş-Şerîfeyn olurum.” der. O günden sonra padişah mühürlerinde hep ‘Mekke ve Medine’nin hizmetkârı’ anlamına gelen bu tabir kullanılır.

Yavuz Sultan Selim, içlerinde Abbasi Halifesi Mütevekkil-Alellah ve yakınlarıyla birlikte, öldürülen Memlük sultanı Kansu Gavri’nin oğlu Muhammed, bazı önde gelen kimseler, ulema, sanatkarlar, bazı tacirler, mevcut mukaddes emanetler ve ele geçirilen malzemeler olmak üzere hepsini donanmayla İstanbul’a gönderdi.

Yavuz Sultan Selim, geldiği yolu takip etmek suretiyle vardığı Şam’da Muhyiddin İbnü’l-Arabi‘nin mezarını buldurarak, buraya bir türbe ve yanına da bir cami ve tekke yaptırdı.

Yavuz Sultan Selim 25 Temmuz 1518’de, iki yıl bir ay gibi süren zorlu bir seferin ardından İstanbul’a döndü.

Rodos Seferi

Rodos seferi için 1519 yılının nisan ayında donanmaya yeni gemiler tedarik ettirip, toplar döktürdü. Ancak ulema Şah İsmail seferinin daha önemli olduğu görüşü beyan etmesi üzerine Rodos seferinden vazgeçti.

İstanbul’da veba salgını çıkması üzerine Sultan Selim, 18 Temmuz 1519’da Edirne’ye gitti. Ancak sırtında çıkan büyük bir ur yüzünden Çorlu’da kalmak zorunda kaldı.

Hekimlerin tüm müdahalelerine rağmen hastalığı giderek ağırlaştı ve iki ay kadar sonra 21-22 Eylül 1520‘de yanında yakın adamı Hasan Can varken sabaha karşı vefat etti.

oğlu Şehzade Süleyman’ın Manisa’dan İstanbul’a gelişine kadar Yavuz Sultan Selim’in vefatı gizli tutuldu.

Sultan Selim’in 1 Ekim’de İstanbul’a getirilen naaşı, oğlu ve devlet erkanı tarafından şehir girişinde karşılandı ve Fatih Camisi‘ne indirildi. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazını takiben, bugünkü türbesinin bulunduğu Mirza Sarayı denilen yerde defnedildi.

Geçici olarak üzerine bir çadır kurulan mekana oğlu Süleyman tarafından daha sonra bir türbe ile Sultan Selim Camii ve Külliyesi yaptırıldı.

Yavuz Sultan Selim dönemi Osmanlı tarihi için bir dönüm noktası oldu

Yavuz Sultan Selim’in sekiz yılı biraz geçkin süren saltanat dönemi, Osmanlı tarihi için bir dönüm noktası oldu.

Onun döneminde, özellikle Doğu meselelerini ele alışı ve bu sorunlara kesin çözüm bulma çabaları dikkat çekti.

Osmanlı İmparatorluğu dini düşüncesinin sınırlarını Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat anlayışı ile çizen ve ilerisi için tehdit olarak gördüğü Safevi akınını önlemesi, aynı zamanda siyasal ve sosyal hayatta da önemli bir dönüşümün habercisi oldu.

Hilafet Tahtının Sultanı Yavuz Sultan Selim

Halife-i Ruy-i Zemin Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim’in İslam dünyası üzerinde bütünleştirici bir lider sıfatını haiz olması sebebiyle, ‘Halife-i Ruy-i Zemin‘ yani ‘Hilafet Tahtının Sultanı” şeklinde anıldı.

Kaynak; https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/hilafet-tahtinin-sultani-yavuz-sultan-selim-/1261763

Almanya’dan 35 milyar Euro

Demir İpek Yolu Projesi dahilinde, Almanya’dan 35 milyar Euro finansal destek gelecek. Bu yatırım, hızlı tren setlerinin alımı ve yeni hatların inşası ile birlikte, mevcut hatların yenilenmesi ve sinyalizasyon teknolojisinin modernizasyonunu da kapsıyor. 

Yeni Yüksek Hızlı Tren (YHT) alımını, yeni rotalar belirlenmesini, demiryolu inşasını, mevcut hatların ve

Bakan Türkiye’ye Geliyor 

Eylül ayı sonunda Alman bakanın Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirileceği belirtilen haberde, finansman konusunun karşılıklı görüşüleceği ifade edildi. Bu konuda Türkiye’nin düşük faizli kredi ve üretilen ürünlere ihracat garantisi istediği iddialar arasında.

Hicaz Demiryolu

Türkiye ile Almanya arasında demir yolu konusunda süregelen iş birliği Sultan Abdülhamid Han dönemine kadar uzanıyor.

Türkiye, Almanya ile olan görüşmelerin 3 aydır sürdürdüğü proje ile ilgili bir taraftan Çin ile de müzakere halindeydi. Ancak, Çin ile somut ilerleme kaydedilememesi üzerine rota Almanya’ya çevrildi. Son dönemde her iki hükümet arasındaki diyalogta başlayan iyileşme sürecinde bu projeye fırsat gözüyle bakıldığı ifade edildi.

Hicaz Demiryolu, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından 1900-1908 yıllarında Şam ile Medine arasında inşa ettirilen, Osmanlı İmparatorluğu‘nun İstanbul’dan başlayan demiryollarının bir bölümüdür. Demiryolunun teknik işlerinin başında Alman mühendis Meissner bulunuyordu.

Hicaz Demiryolu‘nda özellikle; İstanbul ile Kutsal Topraklar arasındaki ulaşımı güçlendirmek, bu bölgelere taşınacak askerlerin ulaşımının kolaylaşması, hacıların daha güvenli bir şekilde hacca gidip gelmesi ve Arap ülkelerinin ekonomik gücünü yükseltmek hedeflenmişti.

Alman mühendisler ise, Almanya’nın Berlin şehrinden başlayıp İstanbul üzerinden geçerek Hicaz bölgesine ulaşmak istiyorlardı. Mısır‘ın İngilizler tarafından işgal altında tuttukları o dönemde Süveyş kanalını da kontrolleri altında almışlardı. Almanların esas planlarının bu hicaz hattı sayesinde Osmanlı topraklarına ulaşmak ve İngilizlerle birlikte Mısır’dan pay almak olduğu iddia edilmektedir.

1900 yılında başlayan demiryolunun inşasının yapımında, Almanların teknik tavsiyeleri ve destekleri ile çoğunlukla Türkler ve bölge işçileri çalışmıştır. Türk mühendisleri de Alman meslektaşları ile birlikte çalışma imkanı bulmuştur. Demiryolunun finansmanı için Osmanlı konsoloslukları aracılığıyla yurtdışından yardım toplanmıştır. Aynı yıllarda yapılan bir diğer demiryolu hattının da Berlin-Bağdat demiryolu olduğu Hicaz demiryolu, açılışından sonra bazı sıkıntılar yaşamıştır. Özellikle soygunculukla ve Hacı kafilelerini yağmalamakla geçinen yerel kabileler bu sefer demiryolunu hedef almış, bölgedeki halk ise çokça traversleri söküp kendi işlerinde kullanma girişiminde bulunmuştur. Hicaz Demiryolu, asıl hedefteki ulaşım noktası olan Mekke’ye kadar uzatılamamıştır.

Türkiye Gazetesi

Kaynak| http://www.iha.com.tr/haber-demir-ipek-yoluna-35-milyar-avro-741486/

Zengin Osmanlı Toprakları

İnsanlar yüzyıllardır; ticaret yapma, farklı kültürleri tanıma veya araştırma yapma gibi farklı nedenlerle seyahat ederler. Zengin Osmanlı toprakları da bu seyyahların ilgisini çekerdi. Ancak bu zengin topraklara girmek o kadar da kolay değildi.

Osmanlı İmparatorluğu

Zengin Osmanlı Topraklarını ziyaret için verilen “seyahat izinleri”

Kültürel ve dini ziyaretler için çok zengin bir coğrafyaya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, Batı ile Doğuyu birbirine bağlayan, dünyanın en önemli ticaret güzergahı üzerindeydi. Kudüs, Mısır, Doğu Roma, Yunan kentleri, Anadolu ve Mezopotamya gibi tarihe damgasını vurmuş en önemli medeniyetlerin topraklarına hükmediyordu.

Bundan dolayı Osmanlı Toprakları birer cazibe merkeziydiler. Fakat Yabancıların veya Osmanlı halkının, zengin Osmanlı topraklarına seyahat edebilmeleri için “Mürur Tezkeresi” veya “Yol Emri” denilen ‘seyahat izinleri’ almaları zorunluydu. Ancak bu şekilde ülkeyi güvenle ziyaret edebilirlerdi.

‘Seyahat İzinleri’ ne zaman başladı?

İlk kez 1463 yılında, Fatih Sultan Mehmet Han döneminde, Franko Bohaniç adlı bir gayrimüslime ailesiyle birlikte Osmanlı Toprakları’na “il-can mektubu” denen emirle yerleşme izni verildi.

Osmanlı topraklarını ziyaret etme izinleri ise, 1535 yılında Fransa’ya verilen ayrıcalıklar ile başladı;

“Yukarıda adı geçen Büyük hükümdar ve Fransa kralı adına, her birinin hayatları süresince ve krallıkları, beylikleri, eyaletleri, kaleleri, beldeleri, limanları, iskeleleri, denizleri, adaları ve şimdi ellerinde bulunan ve sahip oldukları ve ilerde olacakları yerler için, adları geçen hükümdarların bütün uyruklarından isteyenler silahlı ve silahsız gemileriyle birbirlerinin limanlarında, şehirlerinde ve herhangi memleketinde ticaretleri ve malları için dolaşabilsinler ve gelebilsinler…”

Osmanlı’yı ziyaret için verilen izinler

18-19. yüzyıllarda, bir yabancı Osmanlı sınırları içinde seyahat edebilmek için, İstanbul’da görevli elçilere başvuru yapardı. Elçilikten alınan yazı ve padişahın emriyle “Yol emri” verilirdi. Görevliler sorduğunda seyahat eden kişi bu belgeyi ibraz ederdi. Ulaşım için kullanılacak bu belgeler 1831 yılına kadar kadılar tarafından düzenlenirdi.

Mürur Tezkeresinde; seyahat edecek kişinin adı, nereye gideceği, yaşı, boyu, sakal, bıyık ve göz rengi gibi fiziksel özellikleri yer alırdı. Aynı zamanda bu belgelerin kaç adet verildiği, karşılığında alınan ücret defterlere kaydedilirdi. Bu gelirler daha sonra hazineye gönderilirdi.

Ticaret yapmak için ülkeye gelenlere ise ‘ticaret yol emri-hükmü’ adında seyahat izinleri verilirdi.

Ülkede düzenlenen panayırlar için de izin almak gerekirdi. Her yıl 8 Eylül’de Silivri’de Meryem Ana Panayırı yapılırdı. Seyahat iznini taşıması koşuluyla panayıra kara ve deniz yoluyla çok sayıda ziyaretçi gelirdi.

Seyahat Kanunları

10 Şubat 1841 tarihinde çıkarılan Men-i Mürur Nizamnamesi ile ülke içinde yapılacak seyahat, düzenlemeler ile teminat altına alındı.

Nizamnamede yer alan 5, 8 ve 9. maddeler yabancıların ülke içindeki dolaşımıyla ilgiliydi.

Kara yoluyla gelecek olan ziyaretçiler gittikleri şehirlerde bulunan görevli memura elindeki izni imzalatmalıydı.

Deniz yoluyla İstanbul’a gelenler ise elinde bulunan belgeleri Haliç’te gemide bekleyerek gelecek olan memura imzalatırdı.

Kaynak; https://www.trthaber.com/haber/kultur-sanat/zengin-osmanli-topraklarini-ziyaret-icin-verilen-seyahat-izinleri-383042.html