700 Yıllık Tarihi Osmanlı Köyü Cumalıkızık!

UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan 700 yıllık tarihi Osmanlı köyü Cumalıkızık, İş adamı Murat Uysal’ı kendisine bağladı. İş adamı Uysal, emekli olduktan sonra Cumalıkızık’ta harabe bir konağı alıp restore ettirdi.

700 yıllık Osmanlı köyü Cumalıkızık

700 yıllık tarihi Osmanlı köyü Cumalıkızık’ta Osmanlı konağı satın alıp restore ettirdi

700 yıllık tarihi Osmanlı köyü Cumalıkızık, 42 yılını İstanbul‘da gıda sektöründe geçiren iş adamı Murat Uysal’ı cezbetti. Uysal, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nce (UNESCODünya Mirası Listesi‘ne alınan Cumalıkızık‘ta harabeye dönmüş bir Osmanlı konağını satın alıp restore ettirdi. Tarih meraklısı iş adamı Uysal, konakta hem yaşıyor hem de turizm hizmeti sunuyor.

AA muhabirinin yaptığı habere göre Murat Uysal, İstanbul’daki şirketini kardeşlerine devrettikten sonra hayalindeki emekliliği yaşamak için 5 yıl önce, Cumalıkızık’ta yıkılmak üzere olan harabe şeklindeki bir Osmanlı Konağı‘nı satın aldı. Uysal, mimar kardeşinin yardımıyla yaklaşık 4 yıllık süreçte konağı aslına uygun olarak restore ettirdi.

İş adamı, ciddi maliyetle aslına uygun olarak yenilediği, tarihe uygun eşyalarla donattığı konağın üst katında kendisi yaşarken, zemin katı ve bahçesinde de müşterilerine hizmet veriyor.

Uysal, “Cumalıkızık, 700 yıllık bir Osmanlı köyü. Çok fazla özellikleri var. Manevi duyguları tarihle birleştirdiğimizde çok güzel bir hayat ortaya çıkıyor. Buraya çok çabuk alıştım. Sanki 50 yıldır burada yaşıyor gibiyim. Yörenin insanları çok sıcakkanlı.” dedi.

Konağı harabe vaziyette aldık

Konağın restore edilmesinde kardeşinin emeğinin büyük olduğunu anlatan Uysal, şunları söyledi;

“Benim böyle bir işletme hayalim vardı. Kardeşim çok emek verdi. Onun emeklerinin heba olmasını istemedim. Konağı aldığımızda harabeydi. Çatısı yok gibiydi. Giriş kısmı ahır, bir tarafı da samanlıktı. Üst kısmındaki evde ise yaşlı bir ninemiz vardı, o vefat etti. Burasının benim yaşam alanım olduğunu daha iyi anladım. Emekliliğimin tadını güzel şekilde çıkarabileceğimi, insanlara tarihle ilgili bir şeyler anlatabileceğimi düşündüm.”

Restorana ‘Diriliş Konağı’ adını verdiğini ifade eden Uysal, “Ben hep bir arayış içindeyim. Yaşlılarla oturup sohbet etmeyi severim. Yaşlılarımız bizim için tarihi birer hazine. Cumalıkızık yolları Osmanlı’nın ince düşüncesiyle yapılmış mühendislik harikası. Ortasından geçen kanalcık var. Gelen suların bu kanalcıktan akması sayesinde kimsenin evine su girmez.” diye konuştu.

Uysal, restorasyonun 4 yıl sürdüğünü belirterek, şunları kaydetti:

“Her türlü izini alındıktan sonra tarihi dokuya zarar vermeden aslına uygun restore edildi. Bahçesinde de çevre dizaynı yaptık. Yaklaşık 900 metrekare civarında. İş adamlığını bırakıp emekliliğin de tadını çıkarıyorum. Restoranımızda da kahvaltı ve yemek türlerini sunuyoruz. Özellikle köy kahvaltımızda doğal ürünlere ağırlık veriyoruz. Bölgede kırsal alanlarda yaşayanlarca yapılan ürünleri veriyoruz kahvaltıda. Gözleme için hazır yufka kullanmıyor, burada çalışan kadınlarımız anlık olarak açıyor. Doğum günü ve özel günlerde de halkımıza hizmet veriyorum. Üst katında da kendim yaşıyorum.”

Kaynak; https://www.aa.com.tr/tr/kultur-sanat/tarih-meraki-700-yillik-osmanli-koyune-yatirim-yaptirdi/1316191

4 Bin Yıl Önce Kadınlar Ticaret Yapıyordu!

Kayseri de bulunan, Anadolu’nun en eski uluslararası ticaret merkezi Kültepe Ören Yeri’nde çıkan belgelere göre, 4 bin yıl önce Kadınlar ticaret yapıyordu. Bu amaçla kullanmak üzere kendi adlarına mühür basmışlardı.

Kültepe Ören Yeri’nde 4 bin yıl önce kadınlar ticaret yapıyordu

4 bin yıl önce Kadınlar Ticaret yapıyordu

Anadolu‘nun en eski uluslararası ticaret merkezi, Asur Ticaret kolonisi Kaniş-Karum‘da kazılarda ortaya çıkan belgelere göre, 4 bin yıl önce kadınlar ticaret yapıyordu. Kadınların, ticari anlaşmalarında kullanmak üzere kendi adlarına mühür bastıkları ortaya çıktı.

Hititlerin Anadolu’da kurduğu ilk kent olan Kültepe Ören Yeri, Kayseri-Sivas Karayolu‘nun 24’üncü kilometresindedir. Kentin kalıntısı olan höyük ve etrafında onu saran Karum‘dan oluşan ören yerinde programlı ve sistemli kazı çalışması, 1948 yılında başladı.

İlk sistemli kazı 1948 yılında başladı

Kazılarda elde edilen 4 bin yıl önceye ait çivi yazılı tabletler Anadolu‘da kadının ticarette, sosyal hayatta, ekonomide nasıl bir rol oynadığını gösteriyor. Anadolu arkeolojisinin önemli ismi Prof. Dr. Tahsin Özgüç, 1948 yılında başlayan, 2005 yılındaki ölümüne kadar kesintisiz 55 yıl devam eden kazılara başkanlık etti.

Kültepe’de kazılar, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu başkanlığında sürdürülüyor. Kazı çalışmalarında bugüne kadar 23 bin 500 çivi yazılı tablet, 20 bin adet de arkeolojik eser bulundu. Bu yıl 26 Haziran’da başlayan kazı çalışmaları geçtiğimiz ay sona erdi.

Kayseri Büyükşehir Belediyesi‘nin desteğiyle sürdürülen bu yılki kazılarda; 2’si tablet 76 eser ile 4 bin-4 bin 500 yıllarında yapılmış idari yapıların köşeleri ortaya çıkarıldı. Asur ticaret kolonilerinin başkenti Kaniş Krallığı‘nın merkezi Kültepe’de, toplamda 23 bin 500 civarında bulunan çivi yazılı belgeler, Anadolu yerlilerinin sosyal hayatına dair ışık tutmakta.

Kaniş Krallığı‘nın merkezi Kültepe Ören Yeri

Kayseri Büyükşehir Belediyesi ‘Şehir’ dergisi

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, bu konudaki birikimlerini Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin ‘Şehir’ dergisine yazdı.

Kulakoğlu yazısında; “Bu çağda Anadolu’da kadın ve erkek eşitliği sosyal hayatın özünü oluşturmaktadır. Kadın, iş ve yönetimde de bu sistem içinde kendine yer bulmuştur. Devletin başında kraliçenin görev alması gibi. Yerliler arasındaki kadın ve erkek eşitliğini kanıtlayan evlenme ve boşanma mukaveleleri, karşılıklı anlaşma esasına göre düzenlenmişlerdir. Evli kadınlar, kendi adlarına anlaşma yapar, onları mühürlerlerdi.

Birçok borç belgesi karı-koca tarafından mühürlenmiştir. Alacaklı, borçlunun eşini de borçlu sayar, onun garantisini isterdi. Kadınlar, evli veya bekâr olsunlar, kontrata dayanan anlaşmalara ve hukuki işlere karışırlardı. Bu durum, Anadolu’da o tarihlerde kadına verilen değeri ortaya koydu.” dedi.

Kültepe, Dünyanın ilk Organize Ticaret Merkezi

Anadolu tarihini 6000 yıl önceye dayandıran belgelerin gün ışığına çıkarıldığı Karum’dan oluşan Kültepe Ören Yeri; yönetim binalarının, dini yapıların, ev, dükkan ve atölyelerin kalıntılarından oluşuyor.

Asurların kurduğu büyük ticaret kolonileri Karumların merkezi Kültepe’deki Karum’du ve diğerlerini buradan yönetiyordu. Anadolu’daki ilk yazılı tabletler, dünyanın ilk organize ticaret merkezi olan Kültepe’de bulundu. Asur çivi yazısı ile oluşan bu tabletler arasında, zamanın tüccarlarının, halkının ve yöneticilerinin siyasi ve hukuki ilişkilerini gözler önüne seren mektuplar, senetler, mühürler ve anlaşma metinler yer aldı.

Ticaret yolu üstünde stratejik öneme sahip Kültepe, bu özelliğini yüzlerce yıl sürdürmüş. Kayseri’nin Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’nde İpek Yolu’nun bir parçası, günümüzde de Türkiye’nin ticaret alanında en aktif şehirlerinden olması da Kültepe ile başlayan bu ticari hareketliliğin devamı olmuştur.

Dünyaca meşhur açık hava müzesi

Dünyaca meşhur bu açık hava müzesi, ilk olarak 1881’de dikkat çekti, 1925’te Kültepe’nin önemli bölümlerinden biri olan Karum keşfedildi. 1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu ile Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına bölgede yapılan kazılar sonucu Kültepe’de Asur, Genç Hitit, Helen, Roma, Pers ve Tabal dönemlerine ait eserler ve bulgular ele geçirildi.

Günümüzden 4 bin yıl önce Anadolu’da kadının önemli bir yere sahip olduğunun çivi yazılı tablet ve mühürlerden anlaşıldığına dikkati çeken Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, ‘Kültepe tabletlerinde 4 bin yıl önce, Anadolu’da ve Mezopotamya’da kadının hem ailedeki yeri hem ekonomik faaliyetleri ve hem de idari görevleri çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır.

Şehir devletlerinin yönetimlerinde kralların yanında kraliçelerin de söz sahibi oldukları hakkında çeşitli metinler bulunmaktadır. Bu konuda çok dikkate değer bir tablet yukarıda bahsedilen mahkeme zaptının tutulduğu tablettir. Burada Anadolu’da ismi belirtilmemiş bir krallığın kral ve kraliçesinin yan yana, kendilerine gelen heyeti kabulleri ve kararları anlatılmaktadır’ dedi.

Kadınların Yönetimdeki Rolü

Kulakoğlu, kadınlarla ilgili tabletlerden çıkan bölümleri şöyle sıraladı; “Kaniş-Kārumu’nda oturmuş Asurlu tüccarlarla bunların Asur’daki kadın yakınları arasındaki yazışmalar, bazı kadınların, kocalarının veya kardeşlerinin yanında aktif bir biçimde ticarî hayatın içinde yer aldıklarını ortaya koymaktadır. Erkek karşısında hukuku gözetilen ve ülke yönetiminde söz sahibi olan kadınlar ticaret yapıyordu.

Çeşitli ticarî konuların dile getirildiği bazı mektuplardan karı-koca, baba-oğul veya kardeşler arasındaki yazışmalarda, bazen asıl konu dışına çıkılarak satır aralarına sıkıştırılmış bazı ifadelerden bu tüccar aile fertlerinin birbirleriyle ilişkileri, aralarındaki anlaşmazlıklar ve çıkar çatışmaları hakkında bilgi sahibi oluyoruz.”

‘Eldeki evlenme-boşanma kayıtlarından, tarihi devirlerin başlangıcında Anadolu’da kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduklarını biliyoruz. Asurlular Anadolu’da yerli bir kadınla evlenebiliyorlardı. Bu durumda ikinci bir eş almaları yasaklanmıştı. Ancak, Asur’da ‘qadiştum’ denilen bir kadınla belki geçici bir evlilik yapabilecekleri kaydedilmektedir.

Kültepe’de bulunmuş Kt. v/k 77 no’lu bir mektupta, mektubu yazan Azia isimli şahıs üç kardeşine, Asur’daki kız kardeşlerinin, babalarının vasiyetnamesini öğrenmek için kendisini taciz ettiğini bildirmektedir. Mektubun devamından anlaşıldığına göre, kız, Anadolu’daki ağabeylerinin gelmedikleri bahanesiyle oyalanmakta ve herhalde, babalarından kalan bazı mallar kendisinden gizlenmek istenmektedir.’

Kaynak; https://www.dha.com.tr/foto-galeri/kadinlar-4-bin-yil-once-ticari-anlasma-yapip-muhur-basiyordu/haber-1605936/p-1

İstanbul’un Fethi’ni Hazırlayan Zafer; II. Kosova Savaşı!

Prof. Dr. Emecen; “II. Kosova Savaşı, Macarların Balkanlar’daki etkisinin sonunu oluşturdu ve Osmanlı hakimiyetini pekiştirdi. Bu başarı ‘İstanbul’un Fethi’ni hazırladı.” dedi.

II. Kosova Savaşı

II. Kosova Savaşı, savaşın nedenleri ve sonuçları  

İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feridun Emecen, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki varlığını pekiştiren ve 570 yıl önce gerçekleşen II. Kosova Savaşı ile ilgili AA muhabirine bilgi verdi. Emecen, savaşın nedenlerini ve taraflar açısından doğurduğu sonuçları şu şekilde ifade etti;

“Güçlü bir devlet olarak Orta Avrupa ile Balkanlar arasında bir kalkan durumunda bulunan Macar Krallığı‘nı, Osmanlı‘nın Balkanlar’a doğru yayılması yakından ilgilendiriyordu. Osmanlı ve Macar orduları arasında ilk ciddi hesaplaşma 1442-1443’te gerçekleşti ve bu mücadelede Osmanlıları, Macarlar tarafından geriletildi.” dedi.

Emecen, bir yıl sonra aradaki anlaşmanın tek taraflı bozulması üzerine, 1444 yılında Varna‘da gerçekleşen büyük meydan savaşında Macarların yenilgiye uğradığını ifade etti. Bu yenilginin Macarların Balkan siyasetini sona erdirmediğini ifade eden Emecen, bilakis Mohaç‘a kadar devam edecek yeni bir süreci başlattığını vurguladı.

Hunyadi Papa’ya başvurdu

Emecen; “Macarların büyük kumandanı ve kral vekili Janos Hunyadi, Varna’daki yenilginin rövanşı için hazırlıklara başladı ve kendisine yakın olan Tuna boyundaki prensliklerle ittifak oluşturmaya çalıştı. Janos Hunyadi, daha önceki savaşta olduğu gibi Türkleri Balkanlar’dan atmak amacıyla yeni girişeceği mücadeleye bir Haçlı Seferi görüntüsü vermek istedi. Bunun için Papa‘ya, Venedik’e, Aragon ve Napoli krallıklarına başvurmuş, ancak bunlardan olumlu bir cevap alamamıştı.” dedi.

Bu sırada II.Murad’ın, iç problemlerini halledip Varna Savaşı‘ndan elde ettiği başarının rüzgarıyla muhalif kesimi sindirdiğini ifade eden Emecen, Sultan II.Murad’ın Arnavutluk’ta baş gösteren İskender Bey’in isyanı ile ilgilenmekte olduğunu söyledi.

Emecen, 1448 Temmuz ayında Osmanlı ordusunun Arnavutluk’ta bulunduğunu ve Kocacık Hisarı‘nın zaptından sonra Akçahisar kuşatmasıyla meşgul olduğu sırada, Hunyadi’nin İskender Bey ile de birleşmek üzere temas kurduğunu belirtti.

Hunyadi’nin büyük kısmını Macarların oluşturduğu toplam 30-35 bin kişilik ordusu ile Balkanlar’a indiğini ifade eden Emecen, ilave olarak 8 bin Eflak gücü ile Alman ve Çekler’den oluşan paralı askerlerin de Macar ordusuna katıldığını dile getirdi.

Hunyadi’nin aynı anda Sırp despotu Djuradj Brankovic ile de ittifak kurmak istediğini aktaran Emecen, ancak Sırp despotunun aralarında eskiye dayanan bir gerginlik ve Osmanlı baskısı nedeniyle buna yanaşmayıp topraklarından geçmesini de istemediğini kaydetti.

Emecen devamında; “Ancak Hunyadi Eylül ayı sonlarında Sırp topraklarına girip Morava vadisine yöneldi. II. Murad, Arnavutluk seferindeyken onun hareketini öğrenip kuvvetlerini Sofya‘da toplayarak Macarları karşılamak üzere Kosova Ovası‘na doğru ilerledi. Osmanlı ordusunun asker sayısı en iyimser tahminle 50 bin dolayındaydı. Hunyadi’nin ordusu çok iyi donanmış ve son derece düzenli birliklerden oluşuyordu. Osmanlılar ise öncekinden farklı olarak sağ kanatta Anadolu, sol kanatta Rumeli süvarileri ve ortada azeb ve yeniçerilerin koruması altında padişahın bulunduğu merkez güçlerden oluşan bir düzende sıralanmıştı. Yine merkezde süvari hücumlarına karşı kalkanlı ve mızraklı askerlerden oluşmuş bir müdafaa hattı hendek çevresine kurulmuş ve bunun etrafına develer konulmuş, toplar dizilmişti.” dedi.

Savaşın üçüncü günü Macar ordusu yok oldu

Emecen, 17 Ekim Perşembe günü Macar süvarilerinin hücumu ile başlayan II. Kosova Savaşı‘nın, önce her iki tarafın birbirinin gücünü anlamaya yönelik çarpışmalarda bulunduğunu kaydetti. Emecen; “Osmanlılar, Anadolu askerinin yer aldığı kolu savaşa sokmayıp dinlendirdi. Ertesi günü sabah süvari saldırısı tekrar başladı. Süvariler, yeniçerilerin tuttuğu orta hatta kadar geldiler ve burada durduruldular. Macarlar hattı yardılarsa da yeniçeriler çekilmeyip bunların etrafını çevirdiler ve arkadan destek almalarını önleyip imha ettiler. Dinlenmiş Osmanlı kuvvetleri de Macar ordusunun sol kolunu çembere alarak bozguna uğrattı. Eflak kuvvetleri ise savaş meydanını terk etti. Savaşın üçüncü günü Macar ordusu tamamen yok olmuştu.” dedi.

Emecen, muharebede Macar ordusunun önemli kumandanlarının çoğunun esir alındığını ve Hunyadi’nin kaçtığını belirtti. Yardım için gelen İskender Bey’in ancak savaşın sonuna yetiştiğini ve mağlubiyet haberi üzerine geri çekildiğini bildiren Emecen, Hunyadi’nin ise savaş arabalarının koruması altında savaş meydanından kaçıp, kuzeydeki topraklarına dönerken Sırplar tarafından esir alındığını, sonra serbest bırakıldığını aktardı.

II. Kosova Savaşı’nın Osmanlılar ve Macarlar açısından sonuçları

II. Kosova Savaşı ‘nın Osmanlılar ve Macarlar açısından sonuçlarını değerlendiren Emecen; “II. Kosova Meydan Muharebesi, Macarların Balkanlar’daki etkisinin bir bakıma sonunu oluşturdu. Buna karşılık Osmanlı hakimiyetinin sarsılmazlığını pekiştirdi. Eflak üzerindeki Macar nüfuzu sarsıldı ve bu kesimde Osmanlılar öne çıkmaya başladı.

Ayrıca Varna Savaşı ile burada kazanılan başarı, ileride Balkanlar’da oluşması muhtemel yeni bir ittifak ve askeri yardımı engelleyici bir etki yaparak İstanbul‘un Fethi‘ni daha yakın hale getirdi.” şeklinde ifade etti.

İstanbul Ataköy Millet Bahçesi Projesi Başladı!

İstanbul Ataköy Millet Bahçesi yapımı çalışmaları, İstanbul Bakırköy Ataköy’de bulunan Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’na ait Baruthane arazisinde başladı.

İstanbul Ataköy Millet Bahçesi Projesi

Mülkiyeti TOKİ’de olan İstanbul Bakırköy Ataköy 564 ada 160 parsel sayılı yerde bulunan tarihi Baruthane arazisinde, İstanbul Ataköy Millet Bahçesi inşaatı başladı.

İstanbul Ataköy Millet Bahçesi projesi inşaat çalışmaları başladı. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, Osmanlı Padişahları’nın kahve içtiği tarihi Baruthane Kulesi’nin de içinde yer aldığı, İstanbul Ataköy sahilindeki tek yeşil alan olan 60 dönümlük arazi üzerindeki gayrimenkul projesini iptal etti. TOKİ, sözkonusu Baruthane arazisini, günübirlik turizm ve rekreasyon alanı olarak ilan etmek suretiyle, araziyi Millet Bahçesi yapılması için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne 25 yıllığına kiraladı. TOKİ ile İBB arasında protokol imzalanması ile birlikte İstanbul Ataköy Millet Bahçesi inşaat çalışmaları başladı.

İstanbul Ataköy Millet Bahçesi Projesi

DHA muhabirinin derlediği habere göre, Bakırköy Ataköy sahilinde bulunan, eski İstanbul’un en meşhur ve en gözde plajının da yer aldığı arazide inşa hızla devam ediyor. Üzerinde bulunan kültürel varlıkların da aslına uygun olarak restore edileceği arazide, geri kalan kısım ise rekreasyon alanı olarak değerlendirilecek.

Millet Bahçesi projesinde, vatandaşların sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak restoran, kafeterya ve sosyal tesislerin de yapılması planlanıyor. Millet Bahçesi dışındaki yaklaşık 3 kilometrelik sahil de vatandaşların yürüyüş yapabileceği bir alan olarak tahsis edilecek.

Tamamlandığında 60 bin metrekarelik bir yeşil alana sahip olacak olan İstanbul Ataköy Millet Bahçesi projesi, İstanbul halkının yeşil alan ihtiyacına hizmet edecek.

Günümüze ulaşan ender Osmanlı Baruthane yapılarından birisi olan ve 1. Derece koruma grubunda atıl halde bulunan Baruthane binaları, ayakta kalan çevre duvarlarıyla günümüze ulaştırılmış olacak.

Yürüme Yolları, Çocuk Parkları ve Fitness Alanları Bulunacak

Yayaların rahatça ulaşabileceği millet bahçesi proje alanının, manzarası ile, tescilli Baruthane binaları ile, tarihi çevre duvarları ile ve Hünkâr Köşkü ile birlikte akılda kalıcı ve korunan bir yeşil alan olması sağlanacak. Projenin tamamlanmasıyla birlikte değişik yaş grubu ve sosyal yapıdaki vatandaşların bir araya gelip kaynaşabileceği bir yaşam alanı oluşacak.

Proje kapsamında;

  • 560 bin metrekare meydan alanı,
  • 3 bin 449 metrekare yürüme yolları ve
  • vatandaşların spor faaliyetlerini gerçekleştirebileceği iki metre genişliğinde bin 376 metrekarelik koşu yolu
  • 3-6 yaş grubu için 1 adet 335 metrekare çocuk oyun parkı,
  • 6-15 yaş grubu için 1 adet 335 metrekare çocuk oyun parkı,
  • toplam 175 metrekarelik üç adet fitness alanı.
  • 3 adet kafeterya
  • 80 ve 94 araçlık iki adet otopark yapılacak.

Ayrıca, proje alanında vatandaşlar için mescit, kaykay pisti ve sosyal donatılar da  yapılacak.

Proje kapsamında vatandaşların denizle buluşabileceği 5 bin 313 metrekarelik kumsal da bulunacak.

Samsun Müzesi Dalga Formuyla İlgi Çekiyor!

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Samsun Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü ile Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan Samsun Müzesi, dalga formuyla ilgi çekiyor.

Samsun Müzesi

50 milyon lira maliyetle yaptırılan Samsun Etnografya ve Arkeoloji Müzesi, dalga şeklindeki yapısıyla dikkati çekiyor.

AA muhabirinin yaptığı habere göre, Samsun Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Samsun Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü ile Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından ortaklaşa 50 milyon lira maliyetle yaptırılmaktadır.

Mimar Alişan Çakıroğlu ve Ilgın Avcı tarafından dalga formunda tasarlanan, bu yılki Ulusal Mimarlık Proje Ödülü‘ne layık görülen Samsun Etnografya ve Arkeoloji Müzesi‘nin Atatürk Bulvarı’ndaki inşaat çalışmaları devam ediyor. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. yılında açılması planlanan Samsun Müzesi’nde, yaklaşık 18 bin tarihi eseri sergilenecek.

Tamamlandığında Türkiye’nin sayılı, Karadeniz’in ise en büyük müzesi olacağını ifade eden Kültür ve Turizm İl Müdürü Adnan İpekdal, yaptığı açıklamada müzenin, barındırdığı özellikler bakımından ilgi çekeceğini ifade etti. İpekdal;

“Genel görünümünü seyrettiğimizde iki dalganın çarpışması şeklinde bir form ortaya çıkacak. Türkiye’de yapılan müzeler içinde çok önemli olan düzayak gezilebilme özelliğine sahip. Yaklaşık 15 bin metrekare kapalı alan içinde kafeteryası ve lokantası gibi sosyal alanlarına ilave olarak 500 kişilik konferans salonu bulunacak. Amisos Hazineleri başta olmak üzere birçok eser müzede sergilenecek.” dedi.

Dalga Formu ile Karadeniz’i çağrıştıracak

İpekdal, 50 milyon lira bedelli Samsun Müzesi projesinin 40 milyon lirasının Kültür ve Turizm Bakanlığı, 10 milyon lirasının da Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından sağlandığını aktardı.

İpekdal, devamında; “2019 Ocak sonu gibi müze inşaatımız tamamlanmış olacak. Yüksekçe bir yerden bakıldığında müze, iki dalganın birbirine girmesi şeklinde görülecek. Mimarlarımız çalıştıkları bölgenin kültürü, tarihi ve doğasıyla ilgili şekiller verme konusunda da maharetliler. Dolayısıyla Karadeniz Bölgesi‘nde Samsun’umuzda yapılan bu müzeye böyle dalgalı bir formu uygun görmüşler. Tasarımını biz de beğendik. Tamamlandığında formunu beraber göreceğiz. Bizde ‘Denizler durulmaz dalgalanmadan’ derler. Estetik güzel bir eseri Samsun‘umuza kazandırmış olacağız.” dedi.

Samsun Rölöve ve Anıtlar Müdürü Ali Sarıalioğlu ise Samsun Müzesi projesinin 22 dönümlük bir arazi üzerine inşa edildiğini aktardı.

Sarıalioğlu, “Müze 15,6 metre yüksekliğinde yatay mimariye sahip. Yaklaşık olarak yüzde 60 Osmanlı ve Selçuklu tarihi, yüzde 40’lık kısmı da mitolojik döneme kadar uzanan Samsun tarihini içerecek. Müzemizde çocuk müzesi kısmı, kütüphane, 480 kişilik konferans salonu ile büyük bir restoran olacak.

Hedefimiz, Samsun gençliğini müzeye getirip hem tarihi bilinci aşılamak hem de coğrafyayı sevdirmek. Müze konsepti içerisinde tarihi, arkeolojik ve etnografik bilgilerin yanı sıra dinozorlar çağına kadar coğrafya bilgilerinin de içerisinde bulunduğu sunum gerçekleşecek. Gelen ziyaretçiler müzeyi gezerken kütüphaneden de yararlanabilecek. Restoranında misafiri ağırlayabilecek.” ifadelerini kullandı.

Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesi Tamamlanmak Üzere!

50 ili ilgilendiren tarihi Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesinde çalışmalar sürüyor. Karadenizi Akdenize  bağlayacak olan 818 kilometre uzunluğundaki otoyol inşaatı tamamlanmak üzere.

Batı Karadeniz- İç Anadolu. Doğu Anadolu – İran. İç Anadolu. Güney Doğu Anadolu – Irak. Güney Doğu Anadolu – Suriye. DR MTÇ.

Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesi 50 ili ilgilendiriyor

Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesi ilk kez Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz döneminde gündeme gelmiş, Sultan Abdülhamid Han tarafından projesi çizdirilmiş 143 yıllık bir rüyadır. 6 ili direkt, 50 ili dolaylı olarak ilgilendiren, 2019 yılında tamamlanmak üzere inşaat çalışmalarının devam ettiği 818 kilometre uzunluğundaki Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesi’nde sona yaklaşıldı.

Otoyolun hizmete açılmasıyla Karadeniz ile Akdeniz arası 6 saate inecek.

Sultan Abdülaziz döneminde ilk kez ‘Dereyolu’ olarak gündeme getirilen tarihi Karadeniz-Akdeniz yolunun projesi, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Fransız mühendislere çizdirildi.

İlk Temeli 1929 yılında Cumhuriyet Dönemi‘nde dönemin Ordu Valisi Ali Kemal Aksüt tarafından atılan projede, 1933 yılında güzergah tartışmaları yüzünden çalışmalar durduruldu.

1970’li yıllarda tekrar gündeme getirilen projeye, bir Sovyet işgalinde tankların Karadeniz‘den İç Anadolu‘ya kolayca ulaşmasını sağlayabileceği endişesiyle tekrar ara verildi.

Karadeniz-Akdeniz Otoyolu projesi, 2004 yılında Ordu ili Mesudiye ilçesi Topçam’da yapımına başlanılan, ‘Dereyolu’ olarak da bilinen; ‘Topçam Barajı ve Ulaşım Yolları’ projesiyle tekrar gündeme geldi. Daha sonra projenin adı değiştirilerek Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesi olarak devam etti.

143 Yıllık Bir Rüya

Toplam bedeli 926 milyon Türk Lirası tutarındaki ihalesi 2008 yılında yapılan Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesi 143 yıllık bir rüyadır.

818 kilometre uzunluğundaki otoyol, İç Anadolu‘yu geçerek Orta Karadeniz ve Doğu Karadeniz illerini Akdeniz’e bağlayacak. Ordu, Sivas, Kayseri, Kahramanmaraş, Adana ve Hatay olmak üzere 6 ilin sınırlarından geçmekte olan Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesi, toplamda 50 ili dolaylı olarak ilgilendirmektedir.

Proje, Ordu’nun Akdeniz illerine olan ulaşımını kolaylaştırırken, Karadeniz’in kapılarını İç Anadolu ve Akdeniz’e açacak. Bununla birlikte, Karadeniz’e komşu olan Rusya ve Gürcistan gibi ülkelere yapılacak ihracatta önemli rol üstlenecek.

Proje kapsamında şu ana kadar Ordu’da Melet Irmağı boyunca 88 kilometrelik yolun büyük bölümü tamamlanıp asfaltlanırken, yaklaşık olarak 700 milyon TL gibi bir harcama yapılmıştır. Ordu Mesudiye-Topçam arasındaki çalışmaların aralıksız olarak sürdüğü 88 kilometrelik güzergahta, 15.1 kilometre uzunluğunda 25 tek tip tünel, çok sayıda köprü ve 330 metre uzunluğunda 1 viyadük yer almaktadır. 

Karadeniz ile Akdeniz Arası 6-7 Saate İnecek

Karadeniz-Akdeniz Otoyolu Projesinde
tünel ve viyadüklerle mesafe önemli ölçüde kısalacak

121 kilometrelik Ordu-Mesudiye yolunu 88 kilometreye düşürecek olan proje, 2,5 saatlik mesafeyi 1 saate,  tünel ve viyadüklerle önemli ölçüde kısalacak Ordu-Sivas arası ulaşımı da 2 saate indirecek.

Karadeniz’i Akdenize bağlayan karayolunun tamamının 2019 yılında teslim edilmesi planlandı.

Karadeniz’e Komşu Ülkeler ile Ticaret Artacak

Karadeniz-Akdeniz Otoyolu’nun Ordu-Giresun Havalimanı ve Ordu Üniversitesi kadar büyük önem taşıdığını belirten Ordu Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Servet Şahin, yolun tamamlanması ile Karadeniz’e ulaşımın daha kolaylaşacağını, bunun da turizme, ekonomiye ve ihracata önemli katkısı olacağının altını çizdi. OTSO Başkanı Şahin; “Yol bittiğinde Ordu’ya ulaşmak isteyen 50 ilimizdeki sanayicimiz daha kolay ulaşım imkanına sahip olacak. Bir Sivaslı 2 saatte, Kayserili 4 saatte, Kahramanmaraşlı 5-6 saatte, İskenderun, Hataylı 6-7 saatte Karadeniz’e varacak. Bu proje ile birlikte, çevremizdeki yakın ülkelerimiz olan; Ukrayna, Romanya, Rusya ile ticaret yapan illerimizdeki üreticilerimiz, 6-7 saatte İskenderun’dan Ordu’ya inmiş olacaklar.” dedi.

Ordu Bölgenin Lojistik Üssü Olacak

Şahin, yolun hizmete girmesiyle birlikte Ordu’nun Karadeniz bölgesinin Lojistik Üssü olabileceğini ifade etti. Şahin, “Eskiden Gaziantepli ya da Kahramanmaraşlı tüccar ürünü 16 ila 24 saatte Karadeniz’e ulaştırıyordu. Bu yol sayesinde süre 6 saate inmiş olacak.

Bu büyük avantajı iyi değerlendirirsek, Doğu ve Güneydoğu’daki, İç Anadolu’daki nakliyeci en kısa ve en verimli yol olan Karadeniz-Akdeniz Otoyolu‘nu kullanır. Bu da bölgenin Lojistik Üssü olmasının önünü açacaktır. Yolun açılmasını takiben yeterli kapasitede bir limana da ihtiyacımız var. Samsun Çarşamba’ya kadar gelen Samsun-Sarp Demiryolu‘nu Ordu’ya kadar getirebilirsek, bölgenin hem turizmi hem de ticareti gelişir.” şeklinde konuştu.

Kaynak; https://www.dha.com.tr/yurt/50-ilin-gozu-bu-yolda-karadeniz-akdeniz-otoyolunda-sona-gelindi/haber-1602257

İstanbul Boğazı’nda 60 Yalı Satılık!

İstanbul Boğazı ‘nda 60 adet yalı satılık durumda. Fiyatları 4,5 milyon Amerikan Doları ile 95 milyon Amerikan Doları arasında değişen 60 adet yalıya, en çok Katarlılar rağbet ediyor.

İstanbul Boğazı Yalılar ve Yalı Daireleri

Yalıların Yüzde 10’u Satılık 

İstanbul Boğazı’nın eşsiz manzarasının en önemli unsurlarından biri yalılardır. Boğazın her iki yakasında 366’sı tarihi eser niteliğinde olmak üzere 600 yalı yer alıyor. 30’u tarihi eser niteliğinde olan bu yalıların 60 kadarı şu anda satılık durumda.

Boğaz’ın incisi niteliğinde olan, Osmanlı döneminden beri üst gelir grubunun göz bebeği yalılar, yeni sahiplerini bekliyor. Satılık olan 60 yalının dışında, 40 kadar yalı dairesi de satılık. Yalı ve yalı dairesi fiyatlarında en büyük etken konumu, tarihi değeri, tavan yüksekliği ve rıhtım uzunluğu.

Anadolu Yakası’nda Vaniköy, Kandilli ve Anadolu Hisarı, Avrupa Yakası’nda ise Bebek ve Yeniköy olmak üzere İstanbul Boğazı’ndaki yalılar çok kıymetli. Yalıların fiyatları 4.5 milyon ABD doları ile 95 milyon dolar arasında değişiyor. Yalı dairesi fiyatları ise 1milyon 750 bin dolar ila 12 milyon dolar aralığında.

En Pahalı Yalı 95 Milyon Dolar

DHA‘nın yaptığı habere göre, Ayıkcan Emlak Gayrimenkul Danışmanı Sinem Ayıkcan Yılmaz, yabancıların yalılara son dönemde ilgisinin arttığının altını çizdi. Yılmaz; “Yabancılar; dolar çok yükseldi, bizim paramız Türk Lirası bazında çok kıymetli, burada da mülkler TL ile satılıyor, o yüzden benim şansım daha fazla ve çok daha iyi bir mülk alabilirim, şeklinde düşünüyor. Dolar bazında değer biçildiği için, dövizin aşırı yükselmesi ile birlikte müşterilerin yalılara olan ilgisinde azalma oldu. Gayrimenkulde Türk Lirası dönemi başladığı için, sadece yalılar değil, tüm boğaz hattı taşınmazları için, yerli müşteriler yüzde 40, yüzde 50’ye varan indirimler talep ediyorlar. Ev sahipleri Türkiye’de yaşayanlar ile yurt dışında yaşayanları ayrı kategorize etmiş durumdalar. En çok körfez ülke vatandaşlarından talep var. Özellikle Katar‘lı yatırımcılar çok rağbet ediyorlar. Daha önce Katarlılar biri Sarıyer’deki Kocataş Yalısı, diğeri Yeniköy’deki Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı olmak üzere çok önemli iki yalı satın aldı. O tarz mülkler zaten nadide yapılar olduğu için ciddi anlamda talep görüyor. Arap Turistler daha çok çevreden görünmeyen, büyük ailelerin yaşayabileceği tarzda mülkler talep ediyorlar.” dedi.

Boğaziçi İmar Müdürlüğü Denetimleri Şart

Yılmaz; ” Yalı alacaklar ilk önce Boğaziçi İmar Müdürlüğü‘nden mülkün evraklarını araştırsınlar. Eğer yalı tarihi eser vasfındaysa, Anıtlar Kurulu‘ndan da sorgulanması icap ediyor. Çünkü ne aldığınızı bilmeniz gerekir. Boğaz hattının genelinde, yalılara mahsus olmayan, imara aykırı uygulamalar söz konusu. Müşterilerin Anıtlar Kurulu’na gidip, ‘projesinde aykırılıklar var mı, tescilli mi?’ diye bakması gerekiyor. İstanbul Boğazı hattında Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nün onayını almadan çivi dahi çakamazsınız. Eğer yapının tarihi eser vasfı varsa, ek olarak bir de Anıtlar Kurulu onayı gerekiyor.” şeklinde konuştu.

İstanbul Boğazı’nda Kaç Yalı Bulunuyor?

İstanbul Boğazı’nda, Sarıyer’de 136, Beykoz’da 109, Üsküdar’da 84, Beşiktaş’ta ise 37 olmak üzere 366 tarihi eser niteliğinde yalı var. Beykoz’da 18, Üsküdar’da  24, Sarıyer’de  41 ve Beşiktaş’ta altı olmak üzere boğazdaki toplam birinci sınıf tarihi yalı sayısı ise 89 adet. İkinci sınıf tarihi yalı sayısı ise, Beykoz’da 64, Üsküdar’da 20, Sarıyer’de 74 ve Beşiktaş’ta  30 olmak üzere toplam 208 adet. Beykoz’da 27, Üsküdar’da 20, Sarıyer’de 21, Beşiktaş’ta da bir olmak üzere toplam 69 adet üçüncü sınıf tarihi eser niteliği taşıyan yalı bulunuyor.

İlk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim

8 yıllık hükümdarlığı döneminde Hilafeti ülkeye getiren Yavuz Sultan Selim, ilk Osmanlı Halifesi olma ünvanına sahip olmuştur.

Yavuz Sultan Selim

Hilafet ile birlikte kutsal emanetlerin büyük bölümünü de getiren Yavuz Sultan Selim’in sekiz yıllık yönetimi, Osmanlı tarihinde önemli dönüm noktalarını teşkil eder.

Babası Sultan II. Bayezid‘in sancak beyi olarak bulunduğu Amasya‘da dünyaya gelen Yavuz Sultan Selim, 498 yıl önce 22 Eylül 1520‘de Çorlu‘da vefat etmiştir. Şehzade Selim, küçük yaşlardan itibaren birçok laladan eğitim almıştır.

Yavuz Sultan Selim, İslam Halifeliği‘ni Osmanlı‘ya getirmek suretiyle İslam dünyasını tek bir çatı altında toplamıştır. Yavuz Sultan Selim, sekiz yıldan fazla süren yönetiminde, Osmanlı tarihinde dönüm noktası teşkil eden olaylara imza attı.

Şehzade Selim, babasının tahta çıkmasıyla, 1487 ila 1510 yılları arasında Trabzon sancak beyliği yaptı. Trabzon’daki idarecilik yıllarında Şehzade Selim, ileride 8 yıl gibi kısa bir süre sürecek saltanatı için çok iyi bir tecrübe kazandı. Trabzon’da bulunduğu süreçte, sınır boylarındaki gelişmeleri, özellikle Şah İsmail‘in faaliyetlerini dikkatle takip etti.

Trabzon Sancak Beyi Şehzade Selim

Şehzade Selim’in Trabzon sancak beyliği yaptığı dönemde, Annesi Ayşe Hatun’da 1506 yılında vefatına kadar onun yanında kalmıştır. 1494’te oğlu Şehzade Süleyman, ardından Şehzade Salih ve Kamerşah Sultan yine burada dünyaya gelmişlerdir. Ancak Şehzade Salih 1499’da ve Kamerşah Sultan ise 1503’te küçük yaşta vefat ettiler.

Osmanlı’nın dokuzuncu hükümdarı Yavuz Sultan Selim

Edirne‘de bulunan babası Sultan II. Bayezid‘in, kardeşi Şehzade Ahmed‘i tahta geçirmeye hazırlandığını öğrenen Şehzade Selim, babasına sert ifadeler içeren mektup kaleme aldı.

Divandaki vezirlerin çoğu, babasının hastalığının artması ile birlikte, taht için Şehzade Selim yerine Şehzade Ahmed lehine görüş beyan ediyorlardı. Şehzade Selim 3 bin kişiyle birlikte Edirne‘ye babasının yanına gitti. Babasıyla Çukurçayır denilen yerde karşı karşıya geldi. Babası tarafından burada yatıştırılan Şehzade Selim’e Semendire sancağı verilerek, Macar’larla savaşmasına müsade edildi.

Ağabeyi Şehzade Ahmed’in tekrar saltanat için çağrıldığını haber alan Şehzade Selim, Edirne’ye girdi. Çorlu Uğraşdere mevkiinde II. Bayezid’e bağlı kuvvetlerin ani bir saldırısıyla, Selim geri çekilmek zorunda kaldı. Şehzade Selim, Kefe’de bulunan oğlu Şehzade Süleyman’ın yanına döndü.

İstanbul‘da yeniçeriler Şehzade Ahmed’i değil de Selim’i desteklediklerini açıkça ilan ettiler. Şehzade Ahmed Üsküdar’a kadar gelse de şehre giremedi, Yeniçeriler, Kefe’de bulunan Selim’e destek mektupları yolladı.

Bazı vezir ve paşalar da baskı yapınca, Sultan II. Bayezid, Şehzade Selim lehine tahtından feragat etmek durumunda kaldı.

Böylece Şehzade Selim, 24 Nisan 1512‘de dokuzuncu Osmanlı hükümdarı olarak tahta çıktı.

Sultan II. Bayezid, İstanbul’dan Dimetoka’ya gitmek üzere çıktıktan kısa bir süre sonra 10 Haziran 1512‘de Abalar köyünde vefat etti.

İlk hedefi tehdit olarak gördüğü Şah İsmail oldu

Osmanlı Devleti için ciddi bir dini ve siyasi tehdit oluşturduğunu düşündüğü Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’in ilk hedefi oldu.

20 Mart 1514’te Edirne’den İran seferi için yola çıkan Yavuz Sultan Selim, beş ay süren zorlu bir seferin sonunda 23 Ağustos 1514 Çarşamba günü Çaldıran‘da Şah İsmail ile karşılaştı. Yapılan savaşta düşmanına üstünlük kuran Sultan Selim, Şah İsmail’i geri püskürttü. Harekatını sürdürerek 6 Eylül Cuma günü Tebriz’e giren Yavuz Sultan Selim, adına hutbe okuttu. Bölgede bazı imar faaliyetlerinde bulunan Sultan Selim, çok sayıda ilim ve sanat erbabını İstanbul‘a yönlendirdi.

Memlük Ordusunu bozguna uğratıp Mısır sultanı oldu.

Sultan Selim, tarihçi İdris-i Bitlisi’yi bölgeye göndermek suretiyle bölgedeki Sünni/Şafii aşiretlerini Safeviler’e karşı örgütlemeye çalıştı. Yerel Kürt beylerini de kendi tarafına çekti.

5 Haziran 1516’da Doğu seferi için İstanbul’dan ayrıldığı sırada Yavuz Sultan Selim, Sünni Memlük sultanının Safevilerle ortak hareket ettiğini öğrendi. Bunun üzerine Malatya‘dan Halep‘e doğru ilerleyen Yavuz Sultan Selim, 24 Ağustos‘ta Mercidabık Ovası‘nda yapılan savaşta Memlük ordusunu darmadağın etti. Yavuz Sultan Selim bu olayla birlikte Mısır seferine karar verdi ve ordusuyla önce Şam‘ı ardından da Kudüs‘ü fethetti.

Gazze’den 9 Ocak’ta Mısır’a doğru ordusuyla yola çıkan Yavuz Sultan Selim, zorlu çöl yolculuğunun ardından ulaştığı Ridaniye‘de yeniden toparlanan Memlük ordusunu 22 Ocak’ta bozguna uğrattı.

Yavuz Sultan Selim, 15 Şubat 1517‘de ‘görkemli bir törenle Kahire‘ye girerek Kasr-ı Yusuf‘ta Mısır Sultanı olarak tahta oturdu. Kahire’de cuma namazı esnasında imam hutbe okurken, Yavuz Sultan Selim için ‘Hâkim’ul Haremeyn-i Şerîfeyn’ yani ‘Mekke ve Medine’nin Hâkimi’ şeklinde bir tabir kullanır. Bu tabirden dolayı rahatsız olan Yavuz Sultan Selim ayağa kalkar ve; “ben Harem-i Şerif’in hakimi değilim. oranın sahibi Hz. Allah’tır. ben ancak Hâdim’ul Haremeyn eş-Şerîfeyn olurum.” der. O günden sonra padişah mühürlerinde hep ‘Mekke ve Medine’nin hizmetkârı’ anlamına gelen bu tabir kullanılır.

Yavuz Sultan Selim, içlerinde Abbasi Halifesi Mütevekkil-Alellah ve yakınlarıyla birlikte, öldürülen Memlük sultanı Kansu Gavri’nin oğlu Muhammed, bazı önde gelen kimseler, ulema, sanatkarlar, bazı tacirler, mevcut mukaddes emanetler ve ele geçirilen malzemeler olmak üzere hepsini donanmayla İstanbul’a gönderdi.

Yavuz Sultan Selim, geldiği yolu takip etmek suretiyle vardığı Şam’da Muhyiddin İbnü’l-Arabi‘nin mezarını buldurarak, buraya bir türbe ve yanına da bir cami ve tekke yaptırdı.

Yavuz Sultan Selim 25 Temmuz 1518’de, iki yıl bir ay gibi süren zorlu bir seferin ardından İstanbul’a döndü.

Rodos Seferi

Rodos seferi için 1519 yılının nisan ayında donanmaya yeni gemiler tedarik ettirip, toplar döktürdü. Ancak ulema Şah İsmail seferinin daha önemli olduğu görüşü beyan etmesi üzerine Rodos seferinden vazgeçti.

İstanbul’da veba salgını çıkması üzerine Sultan Selim, 18 Temmuz 1519’da Edirne’ye gitti. Ancak sırtında çıkan büyük bir ur yüzünden Çorlu’da kalmak zorunda kaldı.

Hekimlerin tüm müdahalelerine rağmen hastalığı giderek ağırlaştı ve iki ay kadar sonra 21-22 Eylül 1520‘de yanında yakın adamı Hasan Can varken sabaha karşı vefat etti.

oğlu Şehzade Süleyman’ın Manisa’dan İstanbul’a gelişine kadar Yavuz Sultan Selim’in vefatı gizli tutuldu.

Sultan Selim’in 1 Ekim’de İstanbul’a getirilen naaşı, oğlu ve devlet erkanı tarafından şehir girişinde karşılandı ve Fatih Camisi‘ne indirildi. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazını takiben, bugünkü türbesinin bulunduğu Mirza Sarayı denilen yerde defnedildi.

Geçici olarak üzerine bir çadır kurulan mekana oğlu Süleyman tarafından daha sonra bir türbe ile Sultan Selim Camii ve Külliyesi yaptırıldı.

Yavuz Sultan Selim dönemi Osmanlı tarihi için bir dönüm noktası oldu

Yavuz Sultan Selim’in sekiz yılı biraz geçkin süren saltanat dönemi, Osmanlı tarihi için bir dönüm noktası oldu.

Onun döneminde, özellikle Doğu meselelerini ele alışı ve bu sorunlara kesin çözüm bulma çabaları dikkat çekti.

Osmanlı İmparatorluğu dini düşüncesinin sınırlarını Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat anlayışı ile çizen ve ilerisi için tehdit olarak gördüğü Safevi akınını önlemesi, aynı zamanda siyasal ve sosyal hayatta da önemli bir dönüşümün habercisi oldu.

Hilafet Tahtının Sultanı Yavuz Sultan Selim

Halife-i Ruy-i Zemin Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim’in İslam dünyası üzerinde bütünleştirici bir lider sıfatını haiz olması sebebiyle, ‘Halife-i Ruy-i Zemin‘ yani ‘Hilafet Tahtının Sultanı” şeklinde anıldı.

Kaynak; https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/hilafet-tahtinin-sultani-yavuz-sultan-selim-/1261763

İznik’te 2500 Yıllık Yollar Bulundu!

Bursa ili İznik ilçesinde yapılan kazı çalışmalarında milattan önce dördüncü yüzyıla kadar uzanan Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait aynı güzergahta üst üste yapılmış yollar bulundu.

Bursa İznik

AA, Sinan Balcıkoca‘nın yaptığı habere göre;

Bursa ili İznik ilçesindeki tarihi surların İstanbul Kapı bölümünde devam eden kazı çalışmalarında RomaBizans ve Osmanlı dönemlerine ait aynı güzergahta üst üste yapılmış yollar ortaya çıkarıldı.

Geçen yıl Müze Müdürlüğü başkanlığında başlayan kazı ve restorasyon çalışmalarında, normal yol seviyesinden 74 santimetre aşağı inildiğinde Osmanlı dönemine ait taş döşemeli yola ulaşıldı.

Bu sene de devam eden kazı çalışmalarında Osmanlı dönemi yol kotundan 43 santimetre daha aşağı inince, Bizans dönemi yola ulaşıldı. 50 santimetre daha derine inildiğinde ise Roma dönemine ait mermer bloklardan oluşan yola ulaşıldı.

İstanbul Kapı Roma, Bizans, Osmanlı dönemleri

Restorasyon Sürüyor

İznik Müze Müdür Vekili Hasan YAŞAR konu ile ilgili açıklamada bulundu. Yaşar, İstanbul Kapı‘nın İznik’in dört ana kapısından biri olduğunu belirtti.

İstanbul Kapı’da yapılan restorasyon çalışmalarının iki aşamadan oluştuğunu belirten Yaşar, “proje kapsamında önce derzler temizleniyor, ardından onarım yapılıyor. Restorasyon çalışmalarımız, gelen ziyaretçilere surların hem eski hem de yeni halini gösterecek bir teknikle devam ediyor. Esas amacımız surları ayakta tutabilmektir.” dedi.

Yaşar, geçen yıldan beri İstanbul Kapı içinde dört alanda araştırma kazısı yaptıklarını ifade ederek, şunları söyledi;

“Müze Müdürlüğü başkanlığında süren araştırma kazılarında geçen yıl Osmanlı dönemine ait yol döşemelerine ulaştık. Bu yolu tamamen ortaya çıkardık. Daha alt kotlara inildiğinde ise Bizans dönemine ait mermer bloklardan oluşmuş yol döşemesini bulduk. Bunun da bir alt seviyesine indiğimizde ise Roma dönemi mermer blok yol döşemesini gün yüzüne çıkardık. Gördük ki, medeniyet değişmiş olmakla birlikte yol güzergahı değişmemiş.”

Kazıları 2018 yılı sonuna kadar bitirmeyi planlıyoruz

Kazıları bu yıl sonuna kadar bitirmeyi planladıklarını, Restorasyon çalışmalarının ise devam edeceğini ifade eden Yaşar, kazı sırasında iç avluda bir mezarlığa da rastladıklarını belirtti.

Yaşar, Restorasyonu bitirip, kısa süre içerisinde de ziyarete açmayı hedeflediklerini ifade etti.

2 bin yıllık tarihi bir dakikada göreceksiniz

İznik Belediye Başkanı Osman Sargın da İznik’in tarih boyunca medeniyetlere başkentlik yaptığını, bu sebeple tarafından tarih fışkırdığını belirtti.

Sargın; “İstanbul Kapı’da yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkan yol kalıntıları beni çok heyecanlandırdı. 2 bin yıllık tarihi bir dakikada göreceksiniz. 2019 yazında tam olarak hizmete girdiğinde, turistler Roma dönemine ait araçlarla gezinti yapabilecek, Constantine‘nin yürüdüğü yolda yürüyebilecek. İstanbul Kapı sayesinde bölgeye gelen turist sayısı da artacak.” dedi.

Ahilik Kültürü ve Ahi Evran

Anadolu topraklarının Türkleşmesi ve İslamlaşmasının manevi mimarlarının başında Ahi Evran-ı Veli gelir. Ahilik, Osmanlı’nın beylikten cihan-şümul Osmanlı İmparatorluğu haline gelmesindeki en önemli teşkilatlardandır. Ahilik Kültürü, asırlardır Anadolu’yu aydınlatmaya devam ediyor.

Ahilik

Ahilik Kültürü nedir?

Ahilik KültürüAA muhabirinin, Kırşehir Valiliği ve Ahi Evran Üniversitesi kaynaklarından derlediği bilgilere göre  ;

Anadolu Ahiliğinin kurucusu olan Ahi Evran-ı Veli, 1171 yılında İran’ın Batı Azerbaycan bölgesinde bulunan Hoy kasabasında doğdu.

Anadolu topraklarının Türkleşmesi ve İslamlaşmasının manevi mimarlarının başında Ahi Evran-ı Veli gelir.

Ahilik, 1200’lü yıllarda Ahi Evran Veli tarafından o dönemde Anadolu’ya göç eden Türkmenlere aş ve iş imkanı sağlamak amacıyla kuruldu. Bir taraftan da insanları iyi ve vasıflı birer birey olarak yetiştirmeyi amaçlamıştı.

Özellikle Anadolu’da göçebe Türk boylarının yerleşik hayata geçmesi ve Müslümanlaşmasını sağlayacak birçok önemli işlev üstlenen Ahi birliklerinin tarihi kökleri bin yıl öncesine kadar dayanır.

Ahi Evran, özellikle esnafa İslamiyeti anlatmak suretiyle onların dünyevi ve uhrevi hayatlarını dengeli ve düzenli hale getirmeleri için çaba sarfetti. Kayseri‘de deri işleme atölyesini (debbağ) kurdu. Bu yönüyle sanatkar ve zanatkarlar tarafından çok sevilen Ahi Evran-ı Veli, Kayseri’yi istila etmeye çalışan Moğollara karşı savunma amaçlı Ahileri teşkilatlandırdı.

Ahi Evran ilerleyen yıllarda bir dönem Konya ve Denizli‘de de bulunmuştur. 1206 yılında o dönemdeki ismi “Gülşehri” olan Kırşehir’e göç ederek, Türkmen nüfusa tekke ve zaviyelerde iş ve aş temin etme faaliyetlerinde bulunmuştur.

Ahi Evran, 32 çeşit esnafı teşkilatlandırmak suretiyle, temellerini atmış olduğu Ahilik sisteminin, zaman içerisinde Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında sanatını icra eden bütün esnaflara yayılmasını sağlayacaktır.

Hem Dünyevi hem de Uhrevi bir Sistem

Ahi Evran Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi ve eski Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Müdürü Kazım Ceylan konu ile ilgili ayrıntılı bilgi verdi. Kazım Ceylan, yurt içinde ve eski Osmanlı coğrafyasındaki ülkelerde olmak üzere Ahilik Kültürü ile ilgili 200’den fazla konferans vermiştir. Ceylan; “Ahilik Kültürü, 13. yüzyılda Kırşehir‘de ortaya çıkan, Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında etkili olan dünyevi ve uhrevi bir sistemdir. Ahiliğin 740 kuralı var. Bunlar derece derece uygulanıyordu. Mesela 124 kuralı çıraklara uygulanırdı. Ondan sonrası da kalfalara, ahilere ve şeyhlere uygulanırdı. Çok ince kurallar bunlar. Ahiler 27 farklı alanda vakıf kurarak topluma hizmet etmişlerdir. Ahiliğin dayandığı dört temel esas; akıl, ahlak, bilim ve çalışmaktır.” şeklinde  konuştu.

Ahi Evran Veli kimdir?

Ahilik Kültürü

Ahi Evran, 1171 yılında Azerbaycan‘ın Hoy şehrinde doğmuş ve 1262 yılında Kırşehir’de vefat etmiştir. Asıl adı Nasıruddin Mahmud Ahi Evran bin Abbas‘dır. Ahi Evran-ı Veli, ilk eğitimini Hoy’da alıp Ahmet Yesevi‘nin talebelerinin sohbetlerinde bulunmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli ve Hz. Mevlana ile aynı dönemde yaşamıştır.

Ahi Evran’ın adı kayıtlara; Nasir üd-din EbüI-Hakäyik Mahmud El Hoy olarak geçmiştir. Evran ismi ise herkesi korkutan yılanın onu görünce sakinleşmesi sebebiyle insanlar tarafından anılmaya başlanmıştır.

Ahi Evran, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen bir alperendir. Denizli, Konya ve Kayseri gibi şehirleri gezerek Ahilik teşkilatının kurulması ve yayılmasında önemli rol oynamıştır. Ahi Evran, Osmanlı Devleti zamanında kazanmış olduğu ‘esnafın piri’ ünvanı, Anadolu, Rumeli, Balkanlar ve Kırım’a kadar yayılmıştır.

Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen sanatkâr ve tüccarların dayanışmasını sağlayan Ahi Evran, onlar arasında sağlam bir birlik oluşturarak kaliteli mal üretmelerini teşvik etmiştir. Daha sonra Kırşehir’e yerleşerek vefat edinceye kadar burada yaşamıştır. Günümüzdeki esnaf odalarının temeli Ahi Evran tarafından atılmıştır.