4 Bin Yıl Önce Kadınlar Ticaret Yapıyordu!

Kayseri de bulunan, Anadolu’nun en eski uluslararası ticaret merkezi Kültepe Ören Yeri’nde çıkan belgelere göre, 4 bin yıl önce Kadınlar ticaret yapıyordu. Bu amaçla kullanmak üzere kendi adlarına mühür basmışlardı.

Kültepe Ören Yeri’nde 4 bin yıl önce kadınlar ticaret yapıyordu

4 bin yıl önce Kadınlar Ticaret yapıyordu

Anadolu‘nun en eski uluslararası ticaret merkezi, Asur Ticaret kolonisi Kaniş-Karum‘da kazılarda ortaya çıkan belgelere göre, 4 bin yıl önce kadınlar ticaret yapıyordu. Kadınların, ticari anlaşmalarında kullanmak üzere kendi adlarına mühür bastıkları ortaya çıktı.

Hititlerin Anadolu’da kurduğu ilk kent olan Kültepe Ören Yeri, Kayseri-Sivas Karayolu‘nun 24’üncü kilometresindedir. Kentin kalıntısı olan höyük ve etrafında onu saran Karum‘dan oluşan ören yerinde programlı ve sistemli kazı çalışması, 1948 yılında başladı.

İlk sistemli kazı 1948 yılında başladı

Kazılarda elde edilen 4 bin yıl önceye ait çivi yazılı tabletler Anadolu‘da kadının ticarette, sosyal hayatta, ekonomide nasıl bir rol oynadığını gösteriyor. Anadolu arkeolojisinin önemli ismi Prof. Dr. Tahsin Özgüç, 1948 yılında başlayan, 2005 yılındaki ölümüne kadar kesintisiz 55 yıl devam eden kazılara başkanlık etti.

Kültepe’de kazılar, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu başkanlığında sürdürülüyor. Kazı çalışmalarında bugüne kadar 23 bin 500 çivi yazılı tablet, 20 bin adet de arkeolojik eser bulundu. Bu yıl 26 Haziran’da başlayan kazı çalışmaları geçtiğimiz ay sona erdi.

Kayseri Büyükşehir Belediyesi‘nin desteğiyle sürdürülen bu yılki kazılarda; 2’si tablet 76 eser ile 4 bin-4 bin 500 yıllarında yapılmış idari yapıların köşeleri ortaya çıkarıldı. Asur ticaret kolonilerinin başkenti Kaniş Krallığı‘nın merkezi Kültepe’de, toplamda 23 bin 500 civarında bulunan çivi yazılı belgeler, Anadolu yerlilerinin sosyal hayatına dair ışık tutmakta.

Kaniş Krallığı‘nın merkezi Kültepe Ören Yeri

Kayseri Büyükşehir Belediyesi ‘Şehir’ dergisi

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, bu konudaki birikimlerini Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin ‘Şehir’ dergisine yazdı.

Kulakoğlu yazısında; “Bu çağda Anadolu’da kadın ve erkek eşitliği sosyal hayatın özünü oluşturmaktadır. Kadın, iş ve yönetimde de bu sistem içinde kendine yer bulmuştur. Devletin başında kraliçenin görev alması gibi. Yerliler arasındaki kadın ve erkek eşitliğini kanıtlayan evlenme ve boşanma mukaveleleri, karşılıklı anlaşma esasına göre düzenlenmişlerdir. Evli kadınlar, kendi adlarına anlaşma yapar, onları mühürlerlerdi.

Birçok borç belgesi karı-koca tarafından mühürlenmiştir. Alacaklı, borçlunun eşini de borçlu sayar, onun garantisini isterdi. Kadınlar, evli veya bekâr olsunlar, kontrata dayanan anlaşmalara ve hukuki işlere karışırlardı. Bu durum, Anadolu’da o tarihlerde kadına verilen değeri ortaya koydu.” dedi.

Kültepe, Dünyanın ilk Organize Ticaret Merkezi

Anadolu tarihini 6000 yıl önceye dayandıran belgelerin gün ışığına çıkarıldığı Karum’dan oluşan Kültepe Ören Yeri; yönetim binalarının, dini yapıların, ev, dükkan ve atölyelerin kalıntılarından oluşuyor.

Asurların kurduğu büyük ticaret kolonileri Karumların merkezi Kültepe’deki Karum’du ve diğerlerini buradan yönetiyordu. Anadolu’daki ilk yazılı tabletler, dünyanın ilk organize ticaret merkezi olan Kültepe’de bulundu. Asur çivi yazısı ile oluşan bu tabletler arasında, zamanın tüccarlarının, halkının ve yöneticilerinin siyasi ve hukuki ilişkilerini gözler önüne seren mektuplar, senetler, mühürler ve anlaşma metinler yer aldı.

Ticaret yolu üstünde stratejik öneme sahip Kültepe, bu özelliğini yüzlerce yıl sürdürmüş. Kayseri’nin Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’nde İpek Yolu’nun bir parçası, günümüzde de Türkiye’nin ticaret alanında en aktif şehirlerinden olması da Kültepe ile başlayan bu ticari hareketliliğin devamı olmuştur.

Dünyaca meşhur açık hava müzesi

Dünyaca meşhur bu açık hava müzesi, ilk olarak 1881’de dikkat çekti, 1925’te Kültepe’nin önemli bölümlerinden biri olan Karum keşfedildi. 1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu ile Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına bölgede yapılan kazılar sonucu Kültepe’de Asur, Genç Hitit, Helen, Roma, Pers ve Tabal dönemlerine ait eserler ve bulgular ele geçirildi.

Günümüzden 4 bin yıl önce Anadolu’da kadının önemli bir yere sahip olduğunun çivi yazılı tablet ve mühürlerden anlaşıldığına dikkati çeken Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, ‘Kültepe tabletlerinde 4 bin yıl önce, Anadolu’da ve Mezopotamya’da kadının hem ailedeki yeri hem ekonomik faaliyetleri ve hem de idari görevleri çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır.

Şehir devletlerinin yönetimlerinde kralların yanında kraliçelerin de söz sahibi oldukları hakkında çeşitli metinler bulunmaktadır. Bu konuda çok dikkate değer bir tablet yukarıda bahsedilen mahkeme zaptının tutulduğu tablettir. Burada Anadolu’da ismi belirtilmemiş bir krallığın kral ve kraliçesinin yan yana, kendilerine gelen heyeti kabulleri ve kararları anlatılmaktadır’ dedi.

Kadınların Yönetimdeki Rolü

Kulakoğlu, kadınlarla ilgili tabletlerden çıkan bölümleri şöyle sıraladı; “Kaniş-Kārumu’nda oturmuş Asurlu tüccarlarla bunların Asur’daki kadın yakınları arasındaki yazışmalar, bazı kadınların, kocalarının veya kardeşlerinin yanında aktif bir biçimde ticarî hayatın içinde yer aldıklarını ortaya koymaktadır. Erkek karşısında hukuku gözetilen ve ülke yönetiminde söz sahibi olan kadınlar ticaret yapıyordu.

Çeşitli ticarî konuların dile getirildiği bazı mektuplardan karı-koca, baba-oğul veya kardeşler arasındaki yazışmalarda, bazen asıl konu dışına çıkılarak satır aralarına sıkıştırılmış bazı ifadelerden bu tüccar aile fertlerinin birbirleriyle ilişkileri, aralarındaki anlaşmazlıklar ve çıkar çatışmaları hakkında bilgi sahibi oluyoruz.”

‘Eldeki evlenme-boşanma kayıtlarından, tarihi devirlerin başlangıcında Anadolu’da kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduklarını biliyoruz. Asurlular Anadolu’da yerli bir kadınla evlenebiliyorlardı. Bu durumda ikinci bir eş almaları yasaklanmıştı. Ancak, Asur’da ‘qadiştum’ denilen bir kadınla belki geçici bir evlilik yapabilecekleri kaydedilmektedir.

Kültepe’de bulunmuş Kt. v/k 77 no’lu bir mektupta, mektubu yazan Azia isimli şahıs üç kardeşine, Asur’daki kız kardeşlerinin, babalarının vasiyetnamesini öğrenmek için kendisini taciz ettiğini bildirmektedir. Mektubun devamından anlaşıldığına göre, kız, Anadolu’daki ağabeylerinin gelmedikleri bahanesiyle oyalanmakta ve herhalde, babalarından kalan bazı mallar kendisinden gizlenmek istenmektedir.’

Kaynak; https://www.dha.com.tr/foto-galeri/kadinlar-4-bin-yil-once-ticari-anlasma-yapip-muhur-basiyordu/haber-1605936/p-1

Gizemli Sivas Çifte Minareli Medrese!

1271 yılında İlhanlılar döneminde yaptırılan Sivas Çifte Minareli Medrese eyvan kısmında yapılan kazı çalışmalarında, gizli bir tünel girişi bulundu.

Tarihi Sivas Çifte Minareli Medrese

8 asırlık Tarihi Sivas Çifte Minareli Medrese

Sivas‘ta, 1271 yılında İlhanlılar döneminde yaptırılan ve şehrin simgesi haline gelen Sivas Çifte Minareli Medrese nin eyvan kısmında yapılan kazı çalışmalarında, gizli bir tünel girişi bulundu.

İlhanlıların büyük veziri Sahip Şemseddin Cüveyni tarafından 1271 yılında Sivas’a yaptırılan ve bugün Selçuklu Parkı içinde bulunan Çifte Minareli Medrese’nin eyvan kısmında yeniden düzenlenmesi için kazı çalışması yapıldı.

Kazı yapılan bölgede tesadüfen bir tünel ucu bulundu. Yaşanan gelişme heyecanla karşılandı. Vakıflar Bölge Müdürlüğü bünyesinde bulunan eserde önümüzdeki günlerde kapsamlı bir çalışma gerçekleştirilmesi planlanıyor. Tünelin nereye açıldığının belirlenmesi için kazı projesi hazırlandığı öğrenildi.

Sivas’ta yıllardır, tarihi kent kalesinden şehre inen bir tünel olduğu ve ucunun şehrin farklı noktalarına uzandığı söylentisi mevcuttu. Tünel girişinin ortaya çıkması ile bu iddiaların doğru olduğu yönünde sosyal medya paylaşımları yapılmaya başlandı.

Sivas’taki tarihi medrese gizemini koruyor.

Kaynak; https://www.dha.com.tr/yurt/tarihi-medresenin-altinda-tesadufen-gizli-tunel-bulundu/haber-1605197

Samsun Müzesi Dalga Formuyla İlgi Çekiyor!

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Samsun Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü ile Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan Samsun Müzesi, dalga formuyla ilgi çekiyor.

Samsun Müzesi

50 milyon lira maliyetle yaptırılan Samsun Etnografya ve Arkeoloji Müzesi, dalga şeklindeki yapısıyla dikkati çekiyor.

AA muhabirinin yaptığı habere göre, Samsun Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Samsun Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü ile Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından ortaklaşa 50 milyon lira maliyetle yaptırılmaktadır.

Mimar Alişan Çakıroğlu ve Ilgın Avcı tarafından dalga formunda tasarlanan, bu yılki Ulusal Mimarlık Proje Ödülü‘ne layık görülen Samsun Etnografya ve Arkeoloji Müzesi‘nin Atatürk Bulvarı’ndaki inşaat çalışmaları devam ediyor. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. yılında açılması planlanan Samsun Müzesi’nde, yaklaşık 18 bin tarihi eseri sergilenecek.

Tamamlandığında Türkiye’nin sayılı, Karadeniz’in ise en büyük müzesi olacağını ifade eden Kültür ve Turizm İl Müdürü Adnan İpekdal, yaptığı açıklamada müzenin, barındırdığı özellikler bakımından ilgi çekeceğini ifade etti. İpekdal;

“Genel görünümünü seyrettiğimizde iki dalganın çarpışması şeklinde bir form ortaya çıkacak. Türkiye’de yapılan müzeler içinde çok önemli olan düzayak gezilebilme özelliğine sahip. Yaklaşık 15 bin metrekare kapalı alan içinde kafeteryası ve lokantası gibi sosyal alanlarına ilave olarak 500 kişilik konferans salonu bulunacak. Amisos Hazineleri başta olmak üzere birçok eser müzede sergilenecek.” dedi.

Dalga Formu ile Karadeniz’i çağrıştıracak

İpekdal, 50 milyon lira bedelli Samsun Müzesi projesinin 40 milyon lirasının Kültür ve Turizm Bakanlığı, 10 milyon lirasının da Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından sağlandığını aktardı.

İpekdal, devamında; “2019 Ocak sonu gibi müze inşaatımız tamamlanmış olacak. Yüksekçe bir yerden bakıldığında müze, iki dalganın birbirine girmesi şeklinde görülecek. Mimarlarımız çalıştıkları bölgenin kültürü, tarihi ve doğasıyla ilgili şekiller verme konusunda da maharetliler. Dolayısıyla Karadeniz Bölgesi‘nde Samsun’umuzda yapılan bu müzeye böyle dalgalı bir formu uygun görmüşler. Tasarımını biz de beğendik. Tamamlandığında formunu beraber göreceğiz. Bizde ‘Denizler durulmaz dalgalanmadan’ derler. Estetik güzel bir eseri Samsun‘umuza kazandırmış olacağız.” dedi.

Samsun Rölöve ve Anıtlar Müdürü Ali Sarıalioğlu ise Samsun Müzesi projesinin 22 dönümlük bir arazi üzerine inşa edildiğini aktardı.

Sarıalioğlu, “Müze 15,6 metre yüksekliğinde yatay mimariye sahip. Yaklaşık olarak yüzde 60 Osmanlı ve Selçuklu tarihi, yüzde 40’lık kısmı da mitolojik döneme kadar uzanan Samsun tarihini içerecek. Müzemizde çocuk müzesi kısmı, kütüphane, 480 kişilik konferans salonu ile büyük bir restoran olacak.

Hedefimiz, Samsun gençliğini müzeye getirip hem tarihi bilinci aşılamak hem de coğrafyayı sevdirmek. Müze konsepti içerisinde tarihi, arkeolojik ve etnografik bilgilerin yanı sıra dinozorlar çağına kadar coğrafya bilgilerinin de içerisinde bulunduğu sunum gerçekleşecek. Gelen ziyaretçiler müzeyi gezerken kütüphaneden de yararlanabilecek. Restoranında misafiri ağırlayabilecek.” ifadelerini kullandı.

Tarihi Sinop Cezaevi ve Müzesi

1887 ile 1999 yılları arasında hapishane olarak kullanılan, 2000 yılında ise müzeye çevrilerek ziyarete açılan Tarihi Sinop Cezaevi ve Müzesi, restorasyon çalışmaları ile daha farklı görüntüye kavuşacak.

Tarihi Sinop Cezaevi ve Müzesi

Tarihi Sinop Cezaevi ve Müzesi bir Cazibe Merkezi olacak

Sinop‘ta 13 bin metrekare bir alan üzerine kurulu Tarihi Sinop Cezaevi ve Müzesi, hapishane olarak kullanıldığı dönemde “Anadolu’nun Alkatraz’ı” olarak adlandırılmaktaydı. Türkiye’de “dark” turizminin (daha önce felaketlerin ya da ürkütücü olayların yaşandığı yerlere yapılan seyahat) önemli yerleri arasında gösterilen tarihi yapıyı yılda ortalama 250 bin kişinin ziyaret etmekte.

2007 yılından itibaren başlanan restorasyon çalışmalarının ardından gelecek yıl yenilenen haliyle turizme katkı sunmaya devam etmesi planlanan tarihi cezaevinde uygulanacak projenin Danışma Kurulu Başkanı Cemalettin Kaya, AA muhabirine bir dizi açıklamada bulundu. İhalesini birkaç ay içinde yapılmasının planlandıkları Avrupa Birliği destekli 6 milyon avro bütçeli restorasyon projesinin çalışmalarına 2019 yılının mart veya nisan ayı gibi başlanması öngörülüyor.

Yeni Yaşam Alanları Bulunacak

Kaya; “Türkiye’nin önemli turizm yapı taşlarından biri olan Tarihi Sinop Cezaevi ve Müzesi artık ziyaretçilerine daha farklı bir görüntü sunacak. Tarihi cezaevinin avlu ve koğuşların bulunduğu alan dışında kalan bölümlerinde yenilikler olacak. Mesela, asansörler yardımıyla insanlar kale surlarına çıkabilecekler. Ziyaretçilerin yemek yiyebileceği, oturup zaman geçirebilecekleri, restoran tarzında yeni yaşam alanları oluşturulacak. Cezaevinin alt kısmında bulunan iki kapı da ulaşıma açılacak. En önemlisi ise yeni yapılacak alanlara girişin ücretsiz olması. Sadece cezaevinin avlu ve koğuşların bulunduğu alana girmek için ücret ödenecek.” dedi.

Tarihi Sinop Cezaevi ve Müzesi

Adının geçtiği her zaman akla yeşil ve mavinin birlikteliği, farklı coğrafyası gelen Sinop, bunun sıra Cezaevi deyince; sürgünleri, kaçmanın imkânsızlığı ve zaman zaman cezasını orada çekmiş ünlü kişileri ile anılır.

Yaklaşık olarak 13.000 m²’lik bir alanı kaplayan Tarihi Sinop Cezaevi, 1214 yılında şehrin Selçuklular tarafından alınışının anısına Sultan İzzettin Keykavus tarafından yaptırılan iç kale içinde yer alır.

Cezaevini çevreleyen iç kale 11 adet burç ile desteklenmiştir. Burçların yüksekliği denize hâkim güney bedende 32 metreye kadar ulaşmaktadır. Kuzey-güney konumlu ve üzerinde 5 adet burç olan bedende ise 22 metre yüksekliğe ulaşmaktadır. Sur bedenleri 18 metre yükseklikte 3 metre kalınlıktadır.  Sur bedenlerinin ve burçların yapımı sırasında antik çağ mimari unsurları yoğun bir şekilde devşirme olarak kullanılmıştır. Bir nevi mimari parçaların bir araya toplandığı müze şeklindedir.

İç kale yapılışından itibaren tersane olarak da kullanılmıştır. Tersaneye ait 2 büyük kemer sonradan kapatılmış olup güney bedende hala görülebilir durumdadır.

Sinop Zindanı oluşu

1560 yılından itibaren İç kale burçları zindan olarak kullanılmıştır. Zindanda ilk yatanlar 1560’lı yıllarda çıkan bir ayaklanmada yağmacılıkla suçlanan İbrahim ve Mehmet adlı iki şahıstır. Zindanların bir başka misafiri ise 1713’te Kırım Hanı Devlet Giray’dır.

Sinop Zindanını Evliya Çelebi şöyle anlatır : “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı dev gibi gardiyanlar, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmlar vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Allah korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

Sinop Cezaevi oluşu

Selçuklu döneminden itibaren uzun süre tersane ve zindan olarak kullanılan iç kale 1882 yılından itibaren Cezaevine dönüşmüştür. Sinop Mutasarrıfı Veysel Paşa amaca uygun olarak bugün mevcut olan eski hapishane binasını yaptırmıştır. İki kat üzerine kesme taştan ve sık pencereli olarak “U” planlı olarak tasarlanmıştır.

Yapıda toplam 28 koğuş bulunmaktadır. Genelde 50 kişilik koğuşlar olarak kullanılmıştır. Cezaevinin 3. kısım olarak bilinen güneydeki bölümünün zemin katı güney ve batı cephesinde 21 disiplin hücresi yer almaktadır. Bu bölüm ‘Karadağ’ olarak adlandırılmaktadır. Kuzeydeki 1. kısmın kuzey cephesi zemin katında yer alan 2 oda kadın mahkûmlar için kullanılmıştır.

İç kaleyi oluşturan kuzey-güney konumlu surun doğu cephesine bitişik, atölyeler yer almaktadır. Atölyeler cilt sanatına, mobilyaya, halıcılık vb. faaliyetlere ayrılmıştır.

1939 yılında 2 katlı 9 koğuşlu, taş bir bina çocuk ıslahevi olarak yapılmıştır. Bu bölümde ayrıca 64 gözlem hücresinden oluşan müşahede binası yer almaktadır. Ayrıca sonradan yapılan karakol binası, mutfak vb. müştemilatlar bulunmaktadır.

Mahkûmlara el sanatları öğretilmiş

Kaçmanın imkânsız olduğu bu Sinop Cezaevinde geçen yüzyılın başında güzel bir uygulama başlatılmıştır. Mahkûmlara el sanatları öğretilmiş ve marangozluk, matbaacılık, kuyumculuk, oymacılık gibi sanatlarla üretime yöneltilmiştir. Böylece üretilen eşyalar dışarıya satıldığı gibi, mahkûmlarda el emeklerinin karşılığını almışlardır. Daha da önemlisi “zaman yükü”nün ağırlığı hafifletilmiştir.

Sinop Cezaevi “esaslı bir ceza”dır mahkûmlar için. Anadolu’nun en kuzeyinde binlerce yıllık bir kalenin surları ardına gizlenmiş, Karadeniz’in hırçın dalgalarına terkedilmiş, rutubetini bir yiyenin bir daha iflah olmayacağı 120 yıllık Cezaevi 1997 yılına kadar toplumdan tecrit edilmek istenilen yazar ve şairlerin, azgın mahkûmların sürgün yeri olmuştur.
1960 yılına kadar Cezaevinde arşiv tutulmadığı için burada yatan ünlüler hakkında detaylı bilgiye ulaşmak zordur. Burada yatan ünlü yazar ve şairler hakkında en gerçekçi bilgileri, yine onların Cezaevindeyken veya sonra yazdıkları anılarından elde etmek mümkündür.

Sinop Cezaevi Müzesi

Cezaevi 1996 yılından itibaren boşaltılmış ve Kültür Bakanlığı’na devredilmiştir. 2003 yılında İl Özel İdaresine tahsisi yapılmıştır.

2000 yılından itibaren ziyarete açılan Cezaevini sanat galerileri müzeleri, konaklama tesisleriyle tam teşekküllü bir kültür kompleksi haline getirme çalışmaları halen devam etmektedir.

Koğuşlar sağır ve dilsiz şimdi.

Geçmişte Sinop Cezaevi’nde Yatan Ünlüler

REFİK HALİT KARAY: 1913–1918 yılları arasını Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te geçiriyor.

MUSTAFA SUPHİ: 1913 yılında 15 yıl mahkûmiyetle Sinop’a sürülüyor. 1914 yılında bir kayıkla Rusya’ya kaçmıştır.

AHMET BEDEVİ KURAN: 1913’de önce Bodrum’a sonra Sinop’a sürülmüş, buradan Sivastopol’e kaçmıştır.

REFİİ CEVAT: 1913’te Sinop’a sürülmüştür.

HÜSEYİN HİLMİ: 1913 yılında Sinop’a daha sonrada Çorum ve Bâlâ’ya sürülmüştür.

BURHAN FELEK: Çok kısa bir süre Sinop’ta sürgün kalmıştır.

OSMAN CEMAL KAYGILI: 1913 sürgünlerindendir.

CELAL ZÜHTÜ BENNECİ: (Tayyareci Celal) Nişantaşı Güzelbahçe’de bakkal.

SEBAHATTİN ALİ: 26 Aralık 1932 – 29 Ekim 1933 yılları arasında önce Konya sonra Sinop Cezaevinde tutuklu olarak kaldı.

KERİM KORCAN: 1938 Harp Okulu davası sonucu 10 yıl Sinop Cezaevinde kalmıştır.

OSMAN DENİZ: 26.06.1964’te kesinleşen cezası nedeniyle Sinop’a gönderilir.

ZEKERİYA SERTEL: 1925 yılında Resimli Ay dergisindeki yazılarından ötürü İstiklâl Mahkemesi tarafından üç yıl süreyle Sinop’a sürgün edilir.

Nazım Hikmet’in Sinop Cezaevinde kaldığı söylenmekle birlikte bu konuda kesin belge yoktur.

DİTİB Köln Merkez Camisi Açılışa Hazırlanıyor!

DİTİB Köln Merkez Camisi 29 Eylül’de Cumhurbaşkanı tarafından yapılacak olan açılışa hazırlanıyor.

DİTİB Köln Merkez Camisi

Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Genel Başkanı Nevzat Yaşar Aşıkoğlu, 29 Eylül’de açılışını Cumhurbaşkanı’nın yapacağı DİTİB Köln Merkez Camisi ‘nde basın açıklaması yaptı.

Aşıkoğlu, “Avrupa‘nın ve Almanya‘nın en önemli, en büyük camilerinden birisi olan bu cami, burada yaşayan tüm Müslüman kardeşlerimiz için sembolik bir anlam ifade ediyor. Camimiz aynı zamanda barış, kardeşlik ve birlikte yaşama kültürünü de sembolize ediyor. Bunun heyecanını yaşıyoruz.” dedi.

Aynı anda bin 250 kişi ibadet edebiliyor

DİTİB Köln Merkez Camisi, 26 metre kubbe yüksekliğine sahip ve aynı anda bin 250 kişi ibadet edebiliyor açıklaması yapan Aşıkoğlu, “Camimizin projesi 2008’li yıllarda başlamış. 2009’dan itibaren temeli atılmış ve 2017 yılının Ramazan ayında yapımı tamamlanmıştır.

Gayriresmi olarak müslümanların ibadetine açılmış olan camimizin resmi açılışı 29 Eylül 2018 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, buradaki Alman yetkililerin, dostlarımızın ve tüm müslüman cemaatimizin katılımıyla gerçekleştirilecektir. Projesinin düzenlenen bir yarışma ile belirlendiği caminin mimarı olarak Alman Paul Böhm seçildi. Camiyi ziyaret eden herkes iç süslemelerin ihtişamına hayran kalıyor.” dedi.

DİTİB Köln Merkez Camisi

Kubbesi hilal yıldızdan oluşuyor

Aşıkoğlu, camide ağırlıklı olarak geometrik Selçuklu motifleri kullanıldığını aktardı. Başkan; “Camimizin sağ ve sol duvarlarına, Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İsa ve Hz. Musa olmak üzere büyük peygamberlerin isimleri işlendi. Kubbe kısmına hattat Hüseyin Kutlu tarafından Ayet-el Kürsi ve Bakara suresinin son iki ayeti nakşedilmiştir. Camimizin kubbe kısmında bir hilal ve ortasında yıldız bulunuyor. Bütün herkesi camimizi ziyarete ve ibadet etmeye bekliyoruz, açılışa davet ediyoruz.” dedi.

DİTİB Köln Merkez Camisi 6 dönümlük arazi üstüne inşa edilmiş olup, DİTİB Genel Merkezi’ni de içinde barındırmaktadır. Toplam 17 bin metrekare kullanım alanı bulunan camimiz bir külliye şeklinde inşa edilmiştir. Cami, biri büyük 8’i küçük olmak üzere toplam 9 kapıya sahip. İç tasarımını Nakkaş Semih İrteş‘in yaptığı külliyede, alışveriş ve ticaret merkezi, kadın ve erkeklere mahsus lokaller, sergi ve seminer salonu, 600 kişilik konferans salonu, geniş çaplı bir kütüphane ve çalışma ofisleri de yer alıyor. Caminin dış yüzeyi cam ve betondan meydana gelen şeffaf ve modern bir yapıya sahiptir. Caminin alt katında araç otoparkı bulunuyor.

Muhabir: Mesut Zeyrek

Sonsuz Şükran Köyündeki Kerpiç Evler

Konya ili Hüyük ilçesindeki Sonsuz Şükran köyündeki kerpiç evler betonarme evlere alternatif oldu.

Kerpiç Evler

Köyde 9 yıl önce sanatçılar tarafından özgün tasarıma sahip olarak kurulan kerpiç evler, çok katlı betonarme binalar alternatif olarak ön plana çıkmakta.

Sonsu Şükran köyü, Konya Hüyük ilçesinde tamamı sanatçılar tarafından inşa edilmiş kerpiç evler den oluşmaktadır. Köy, gerek ortaya çıkış hikayesi, gerekse de otantik mimarisi ile kentin stresli hayatından uzaklaşmak isteyenlerin tercih ettiği bir mekan haline geldi.

Beyşehir Gölü‘ne kıyısı bulunan ilçeye bağlı Çavuş Mahallesi’nde 9 yıl önce kurulan köy, her  sene düzenlenen festivaller aracılığıyla daha da tanınır hale geliyor. Tüm evler Selçuklu mimari çizgileri de dikkate alınarak, toprak, saman, ve ahşaptan düz dam şeklinde yapılmak suretiyle geleneksel kerpiç mimarisinin günümüzdeki önemli örnekleri arasında yer alıyor.

İstanbul başta olmak üzere yurdun farklı şehir merkezlerinden insanlar, en fazla iki katlı, cumbalı olarak her biri özgün tasarımla inşa edilen toprak evlerin yer aldığı Sonsuz Şükran köyüne geliyor.

Bu yönüyle kerpiç evler, yüksek katlı beton binalara bir alternatif olarak ön plana çıkıyor. Tamamlandığında 30 evden oluşmuş olacak Sonsuz Şükran köyü, yüksek lisans ve doktora tezlerine de araştırma konusu oluyor.

Doğal ortamda yeşille içiçe oluşturulan bu özgün evler, başta Konya ve çevre illerden gelen gelin ve damatlar için düğün fotoğrafı çekim platosuna dönüşüyor.

Gerçek Yaşamı Hissediyorum

AA muhabirinin yaptığı habere göre; aynı zamanda köy sakinlerinden olan, sanat tanıtım yönetmeni Fügen Akkemik, yaptığı açıklamada, toprak yapıların insanın doğasına en uygun mimari yapılar olduğunu, kerpiç evlerin doğal klimatik özelliğinin bulunduğunu ifade etti.

Akkemik, her sene nisan başında köye geldiğini, ekim sonunda İstanbul’a geri döndüğünü belirttiği konuşmasında; “İstanbul’dan buraya geldiğim zaman gerçek yaşamı burada hissediyorum.” dedi.

Akkemik, insanoğlunun yaratıldığı topraktan uzaklaştığı oranda, beton binalardaki yaşama kıyasla hata yaptığını, oysa kerpiç evlerde birkaç gün geçirilen zamanın şehir hayatlarında nasıl bir durum içerisinde bulunduklarını ortaya koyacağını söyledi.

Kerpiç Evlere Geri Dönmeliyiz

Kerpiç Evlere Geri Dönmeliyiz

Fotoğraf sanatçısı İbrahim Göksungur, yaz sıcağını ve kış soğun direk emen betonun kerpice göre çok daha sağlıksız bir yapı malzemesi olduğunu söyledi.

Göksungur, kerpiç evlerin binlerce yıllık tarihi olduğunu belirterek; “8 seneden beri yaz aylarında gelip kerpiç evimde yaşıyorum. Ayrılıp şehre, beton evime gittiğimde bu kadar rahat edemiyorum. Tekrar kerpiç evlere geri dönmeliyiz. Kerpiç ev, iki kata kadar çok rahat yapılabilmektedir.” dedi.

Ressam Kamer Batıoğlu’na göre de kerpiç evlerin en sevilen yönü, ‘nefes almaları’. Batıoğlu; “8 ay kapalı kalmasına rağmen, kapısını açtığımızda evimiz sanki hiç kapalı kalmamış gibi temiz bir hava hakim olmuş oluyor. Her sene bahar geldiğinde İstanbul’dan adeta koşarak geliyoruz. Burada nefes aldığımızı hissediyor, geceleri çok rahat uyuyoruz. Evin içi yazın serin, kışın ılık oluyor. Şömineyi hafif bir şekilde yaksak bile evin içi hemen ısınıyor.” dedi.

Toplu Konutları da yatay mimaride inşa edebiliriz

Yüksek mimar Nurettin Ekinci, kerpiç evler ve toprak yapı malzemesi üzerine çalışmalar yaptığını, toprağın bir yapı malzemesi olarak binlerce yıldır Anadolu’da kullanıldığını vurguladı.

Birçok ülkede konutların dikey mimari yerine yatay mimaride imal edildiğini belirterek, şöyle dedi;” Ülkemizde özellikle son yıllarda kentsel dönüşüme ağırlık veriliyor. Fakat az katlı evler yıkılıp, yerlerine çok katlı apartmanlar inşa ediliyor. Toplu konutları da yatay mimaride planlayabiliriz. Modern bir yapı malzemesi olarak toprağı ve kerpiçi rahat bir şekilde yeni inşa edeceğimiz projelere entegre edebiliriz. Toprak yapının önemini kavrayan bilimsel çevre, insanları ekolojik kerpiç evlere yönlendirmekte.”

Bu konuda Sonsuz Şükran köyünün en güzel örnek olduğunu vurgulayan Ekinci; “Toprak kullanmak suretiyle de toplu konut yapılabildiğinin en iyi ispatı burasıdır. Bu konuda endişesi ve sorusu olanlar için kapımız her zaman açıktır. Sektörel açıdan kamu bu konuyu destekler ve halkı bu yönde teşvik ederse, ekonomi açısından da inşaat malzemesinde dışa bağımlılığımızı büyük oranda azaltmış oluruz. Modern toprak yapı malzemesi, her türlü hava koşuluna uygun, sağlıklı bir yapı malzemesidir.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Muhabir; KONYA – Muhammed Ali Akman

Ahilik Kültürü ve Ahi Evran

Anadolu topraklarının Türkleşmesi ve İslamlaşmasının manevi mimarlarının başında Ahi Evran-ı Veli gelir. Ahilik, Osmanlı’nın beylikten cihan-şümul Osmanlı İmparatorluğu haline gelmesindeki en önemli teşkilatlardandır. Ahilik Kültürü, asırlardır Anadolu’yu aydınlatmaya devam ediyor.

Ahilik

Ahilik Kültürü nedir?

Ahilik KültürüAA muhabirinin, Kırşehir Valiliği ve Ahi Evran Üniversitesi kaynaklarından derlediği bilgilere göre  ;

Anadolu Ahiliğinin kurucusu olan Ahi Evran-ı Veli, 1171 yılında İran’ın Batı Azerbaycan bölgesinde bulunan Hoy kasabasında doğdu.

Anadolu topraklarının Türkleşmesi ve İslamlaşmasının manevi mimarlarının başında Ahi Evran-ı Veli gelir.

Ahilik, 1200’lü yıllarda Ahi Evran Veli tarafından o dönemde Anadolu’ya göç eden Türkmenlere aş ve iş imkanı sağlamak amacıyla kuruldu. Bir taraftan da insanları iyi ve vasıflı birer birey olarak yetiştirmeyi amaçlamıştı.

Özellikle Anadolu’da göçebe Türk boylarının yerleşik hayata geçmesi ve Müslümanlaşmasını sağlayacak birçok önemli işlev üstlenen Ahi birliklerinin tarihi kökleri bin yıl öncesine kadar dayanır.

Ahi Evran, özellikle esnafa İslamiyeti anlatmak suretiyle onların dünyevi ve uhrevi hayatlarını dengeli ve düzenli hale getirmeleri için çaba sarfetti. Kayseri‘de deri işleme atölyesini (debbağ) kurdu. Bu yönüyle sanatkar ve zanatkarlar tarafından çok sevilen Ahi Evran-ı Veli, Kayseri’yi istila etmeye çalışan Moğollara karşı savunma amaçlı Ahileri teşkilatlandırdı.

Ahi Evran ilerleyen yıllarda bir dönem Konya ve Denizli‘de de bulunmuştur. 1206 yılında o dönemdeki ismi “Gülşehri” olan Kırşehir’e göç ederek, Türkmen nüfusa tekke ve zaviyelerde iş ve aş temin etme faaliyetlerinde bulunmuştur.

Ahi Evran, 32 çeşit esnafı teşkilatlandırmak suretiyle, temellerini atmış olduğu Ahilik sisteminin, zaman içerisinde Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında sanatını icra eden bütün esnaflara yayılmasını sağlayacaktır.

Hem Dünyevi hem de Uhrevi bir Sistem

Ahi Evran Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi ve eski Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Müdürü Kazım Ceylan konu ile ilgili ayrıntılı bilgi verdi. Kazım Ceylan, yurt içinde ve eski Osmanlı coğrafyasındaki ülkelerde olmak üzere Ahilik Kültürü ile ilgili 200’den fazla konferans vermiştir. Ceylan; “Ahilik Kültürü, 13. yüzyılda Kırşehir‘de ortaya çıkan, Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında etkili olan dünyevi ve uhrevi bir sistemdir. Ahiliğin 740 kuralı var. Bunlar derece derece uygulanıyordu. Mesela 124 kuralı çıraklara uygulanırdı. Ondan sonrası da kalfalara, ahilere ve şeyhlere uygulanırdı. Çok ince kurallar bunlar. Ahiler 27 farklı alanda vakıf kurarak topluma hizmet etmişlerdir. Ahiliğin dayandığı dört temel esas; akıl, ahlak, bilim ve çalışmaktır.” şeklinde  konuştu.

Ahi Evran Veli kimdir?

Ahilik Kültürü

Ahi Evran, 1171 yılında Azerbaycan‘ın Hoy şehrinde doğmuş ve 1262 yılında Kırşehir’de vefat etmiştir. Asıl adı Nasıruddin Mahmud Ahi Evran bin Abbas‘dır. Ahi Evran-ı Veli, ilk eğitimini Hoy’da alıp Ahmet Yesevi‘nin talebelerinin sohbetlerinde bulunmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli ve Hz. Mevlana ile aynı dönemde yaşamıştır.

Ahi Evran’ın adı kayıtlara; Nasir üd-din EbüI-Hakäyik Mahmud El Hoy olarak geçmiştir. Evran ismi ise herkesi korkutan yılanın onu görünce sakinleşmesi sebebiyle insanlar tarafından anılmaya başlanmıştır.

Ahi Evran, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen bir alperendir. Denizli, Konya ve Kayseri gibi şehirleri gezerek Ahilik teşkilatının kurulması ve yayılmasında önemli rol oynamıştır. Ahi Evran, Osmanlı Devleti zamanında kazanmış olduğu ‘esnafın piri’ ünvanı, Anadolu, Rumeli, Balkanlar ve Kırım’a kadar yayılmıştır.

Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen sanatkâr ve tüccarların dayanışmasını sağlayan Ahi Evran, onlar arasında sağlam bir birlik oluşturarak kaliteli mal üretmelerini teşvik etmiştir. Daha sonra Kırşehir’e yerleşerek vefat edinceye kadar burada yaşamıştır. Günümüzdeki esnaf odalarının temeli Ahi Evran tarafından atılmıştır.